Pazartesi, Ağustos 10, 2026

info@arttmodernmiami.com

ARAFTA YAŞAYANLAR

-

|

Bölüm 2: Kökler

Melda SHERMAN / BOSTON

Editörün Notu

Melda Sherman

  Arafta Yaşayanlar, gerçek göç hikâyelerinden uyarlanmış bir yazı dizisidir.Bu anlatıda tek bir Adem’in ya da tek bir David’in hikâyesini okumuyoruz.

   Adem’in yolculuğunda, Meksika üzerinden Amerika sınırına ulaşmaya çalışan onlarca insanın gerçek yaşam deneyimlerinden izler var. David’in hikâyesinde ise sınırın diğer tarafında yaşayan, aileleri yıllar önce başka ülkelerden Amerika’ya göç etmiş insanların anıları…

İsimler, karakterler ve bazı olaylar anlatının bütünlüğü amacıyla yeniden kurgulanmıştır.

Ama duygular gerçektir.

Vedalar gerçektir.

Korkular gerçektir.

Ve o kapının önünde bekleyen insanların umudu gerçektir. Çünkü göç, aslında insanlık kadar eski bir hikâyedir. Belki de insanlar biraz tohumlara benzer. Bir yerde doğar, oranın toprağına kök salarız. Orayı evimiz biliriz.

Sonra bir gün bir fırtına çıkar.

Bazen bir tsunami gelir.

Bazen bir yangın…

Bazen savaş, bazen yoksulluk, bazen korku, bazen de yalnızca daha iyi bir hayat ihtimali.

Ve rüzgâr insanı yerinden söker. Savurur.Hiç bilmediği bir coğrafyaya bırakır. İnsan orada yeniden kök salmaya çalışır. Belki göç dediğimiz şey biraz da budur:

Başka bir toprağa düşmüş bir tohumun yeniden yeşerebilme çabası.

Önceki Bölümde: Sınır

İlk bölümde Ağrı’da yaşayan Adem’i tanımıştık.

Agrı

Ailesine daha iyi bir gelecek kurabilmek için elindekilerin büyük bölümünü ortaya koymuş, Meksika üzerinden Amerika’ya ulaşmaya karar vermişti.

Babasından kalan tarla…İpotekler…Komşuya satılan traktör…Ve 12 bin dolara satın alınmaya çalışılan bir gelecek.

    Fakat Adem Mexico City’ye ulaştığında, daha yolun başında geri gönderilmişti. Köyüne döndü.Aygül’e. Çocuklarına. Kendi sofrasına…Dışarıdan bakıldığında her şey yeniden eskisi gibiydi. Ama değildi. Çünkü insan bazen evine döner ama kendisi dönemez. Adem’in bedeni Ağrı’daydı. Aklı ise hâlâ geçemediği o kapının önünde bekliyordu.

    Binlerce kilometre uzakta, San Diego–Tijuana sınırında görev yapan David ise tellerin arkasında ayakkabısız küçük bir çocuğa bakmış ve kendi oğlunu düşünmüştü.

Aklından tek bir soru geçmişti:

“Benim oğlumdan ne farkı var?”

İki adam aynı kapının iki farklı tarafındaydı.

Biri geçmek istiyordu.

Diğeri o kapıyı korumakla görevliydi.

Şimdi hikâye biraz daha geriye gidiyor.

Köklere…

Çünkü bazen bir insanın nereye gitmek istediğini anlayabilmek için önce nereden geldiğini bilmek gerekir.

Kökler

San Diego’da henüz herkes uyuyordu.

David mutfakta tek başına oturmuş, yıllardır açmadığı eski bir kutuyu karıştırıyordu. Kutunun içinden fotoğraflar çıktı. Sararmış mektuplar. Eski pasaportlar. Kenarları kıvrılmış birkaç belge… Dedesinden kalan küçük bir hayat arşivi. Dedesi 1950’lerde İtalya’dan Amerika’ya göç etmişti. David ise Amerika’da doğmuştu. Amerika onun için gidilecek bir yer değildi. Eviydi. Çocukluğuydu. Okuluydu. Karısıydı. Çocuklarıydı. Ama elindeki mektuplara bakarken basit bir gerçeği ilk kez başka türlü düşündü: Onun bugün “evim” dediği yer, bir zamanlar dedesinin ulaşmaya çalıştığı yabancı bir ülkeydi. Mektuplardan birini açtı.

Dedesinin yıllar önce yazdığı birkaç satır hâlâ okunabiliyordu:

“Deniz çok karanlıktı. Ama toprağın kokusu, yeni bir hayatın vaadiydi…”

David sustu.

Bir insanın hayatının birkaç kuşak içinde nasıl değişebildiğini düşündü. Bir zamanlar dedesi bir kapının açılmasını beklemişti.Bugün torunu başka insanların önünde duran kapıda görev yapıyordu. Hayatın garip bir ironisiydi bu. Eski fotoğraflardan birini eline aldı. Fotoğraftaki çocuk babasıydı. On üç yaşındaydı. Bronx, 1960’ların sonları… Babası çocukluğundan pek bahsetmezdi. Ama David bir hikâyeyi iyi hatırlıyordu. Okulda bazı çocuklar, babasının İtalyan göçmeni bir ailenin oğlu olduğunu öğrendiğinde onun soyadıyla, ailesinin yemekleriyle, evlerindeki farklılıklarla dalga geçmişlerdi. On üç yaşındaki bir çocuk için dünyanın ne kadar büyük olduğu önemli değildir. Bazen bütün dünya bir okul koridorundan ibarettir. Ve o koridorda söylenen küçücük bir söz, insanın içinde yıllarca yaşayabilir. Bir gün babası eve üzgün dönmüş. David’in dedesi oğlunu yanına oturtmuş ve şöyle demişti:

“İnsan, nereye giderse gitsin, önce içindeki duvarları yıkmalı.”

David bu hikâyeyi çocukluğundan beri biliyordu. Ama ilk kez şimdi başka türlü duyuyordu. Çünkü her sabah işe giderken gerçek bir duvarın önünde duruyordu.

Gerçek tellerin.

Gerçek kapıların.

Gerçek insanların…

Bir zamanlar kapının önünde bekleyen bir göçmenin torunu, bugün kapının diğer tarafındaydı.

Ağrı’da İkinci Veda

Adem geri dönmüştü. Ama içindeki yolculuk bitmemişti. Çocukları yine etrafında koşuyordu. Aygül yine çayını koyuyordu. Akşamları aynı sofraya oturuyorlardı. Adem gülmeye çalışıyor, çocukların anlattıklarını dinliyor, bazen şakalaşıyordu. Ama Aygül arada onun gözlerinin uzaklara daldığını fark ediyordu.

Adem oradaydı.

Ama biraz da değildi.

Bir daha gitmeyeceğine söz vermişti.

Hem Aygül’e hem kendisine.

Fakat günler geçtikçe geçemediği kapı zihninde büyümeye başladı. Sonunda tekrar denemeye karar verdi. Bu kez başka bir yoldan. Eski bir tanıdık aracılığıyla Derman adında bir adama ulaştı. Derman sınırı geçmenin başka yollarını bildiğini söylüyordu.

“Bu yol daha zor,” dedi.

Bir an sustu.

“Ama kontrol daha az.”

Adem cevap vermedi.Belki de kararını çoktan vermişti. Çünkü çaresizliğin tuhaf bir tarafı vardır. İnsanın korkuyla arasındaki mesafeyi kısaltır. Normal bir günde “asla” diyeceğiniz şey, bir süre sonra tek seçeneğinizmiş gibi görünmeye başlayabilir. Bu kez Aygül’le vedaları farklıydı. İlkinde korkunun yanında heyecan da vardı. Şimdi ikisi de yolun ne anlama geldiğini biliyordu. Aygül ona baktı.

“Gitme,” demek istedi belki.

Ama demedi.

Adem de “Her şey güzel olacak,” diyebilirdi.

Onu da demedi.

Çünkü ikisi de bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu. Adem kapıdan çıkarken Aygül sadece arkasından baktı. Bazen sevdiğimiz insanları uğurlarken onların peşinden gidemeyiz. Ama kalbimizin bir parçasını ceplerine koyup göndeririz. Belki de bu yüzden göç eden hiçbir insan gerçekten yalnız yolculuk etmez. Arkasında bıraktığı insanların korkularını, dualarını ve özlemlerini de yanında taşır. Adem bir kez daha yola çıktı. Ama bu kez önünde havaalanlarının aydınlık koridorları yoktu. Onu bekleyen yol çok daha uzundu. Çok daha karanlıktı. Ve çok daha tehlikeliydi. Meksika’da, dünyanın farklı yerlerinden savrulmuş başka insanlarla aynı yolda buluşacağından henüz haberi yoktu.

Başka ülkeler.

Başka diller.

Başka hikâyeler.

Ama aynı umut.

Belki de insanlar gerçekten tohumlara benziyordu.

Ve rüzgâr Adem’i bir kez daha savurmaya başlamıştı.

Devam edecek…

Bölüm 3: Rüzgâr

Bazı kapılar açılır. Bazıları insanın içinde kalır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!
Önceki İçerik

Share this article

Recent posts

spot_img

Popular categories

spot_img