Pazartesi, Ağustos 24, 2026

info@arttmodernmiami.com

Bir Kuzey Masalı:

-

|

Polonya’nın Üçlü Şehirleri Gdańsk, Sopot ve Gdynia

Tarihi ile beni büyüleyen ülkeler arasında Polonya ilk sıralarda yer alır. İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yer olan ve birçok acıya sahne olmuş Polonya, tarihini canlı tutar ve ziyaretçilerini bir zaman yolculuğuna çıkarır. İnterrail ile yaptığımız Avrupa yolculuğunda, Litvanya’dan sonra gezdiğimiz Polonya; tarihi, doğası, kültürü ve yemekleri ile bizi kendisine hayran bıraktı.

Gezide ilk durağımız Gdańsk şehri oldu. Litvanya ile Polonya arasında tren seferi olmadığı için otobüs ile gece yolculuğu yapıp sabaha karşı otobüs istasyonuna vardık. Diğer ülke sınırlarından farklı olarak, Litvanya çıkışı ve Polonya girişinde polisler tarafından durdurulduk; polisler otobüse binerek kimlik kontrolü yaptılar. İnternetten bulduğumuz otelimize gitmek için vakit çok erkendi. Bu yüzden eşyalarımızı depoya bırakıp tren istasyonuna gittik ve Sopot trenine bindik. Mesafe çok kısaydı, dolayısıyla 15 dakika sonra Baltık Denizi kenarındaki bu şirin kasabaya ulaştık. Burası dünyaca ünlü Sopot Müzik Festivali’ne ev sahipliği yapıyor; zaten birçok yerde müzik ve sanatın izlerini görmek mümkün. Sopot; Gdańsk ve Gdynia ile beraber “Tricity”, yani Üçlü Şehir bölgesini oluşturur. Bu şehir; hareketli gece hayatı, kaplıcaları ve Avrupa’nın en uzun ahşap iskelesi ile bilinir.

Sopot’a vardıktan sonra tren istasyonundan sahil bölgesine yürüdük. Çok değişik ve ilginç mimariye sahip binalar gördük. St. George Kilisesi’nin içini gezdikten sonra arka bahçesinde kırmızı-beyaz Polonya bayrağıyla süslü bir ayı heykeli gördük. Suriye‘de doğan ve İkinci Dünya Savaşı’nda Polonya ordusunda görev alan bu ayının ismi Wojtek idi. 22. Topçu İkmal Birliği ile beraber yolculuk eden, askerlerle yürüyüş ve güreş yapan, savaşta ise top mermilerini taşıyan Wojtek’e onbaşı rütbesi verilmiş ve birliğin amblemi de top mermisi taşıyan bir ayı figürü ile değiştirilmişti.

Bu ilginç heykelden sonra yürüyüşümüze devam ettik. Uzun bir sahil şeridi vardı; halka açık plajlarda ayaklarımızı Baltık Denizi’ne soktuk. Küçük bir atlıkarınca ve mini bir açık pazar gördük. Çevrede tarihi oteller ve restoranlar vardı; bunlardan Grand Hotel görülmeye değerdi.

Krzywy Domek ( Çarpık ev), Sopot / Polonya

Çarşının içerisinde en çok ilgimizi çeken bina ise resmi adıyla Krzywy Domek (Yamuk Bina veya İngilizce adıyla Crooked House) oldu. Masalsı ve erimiş görünümüyle dikkat çeken bu yapı, Sopot’un en popüler ve hareketli caddesi olan Bohaterów Monte Cassino üzerinde yer alıyordu. İçerisinde kafeler, restoranlar ve ofisler olan bu bina aslında bir optik illüzyon değildi; temelleri olan özel bir mimariyle inşa edilmişti. Sopot’ta görülmesi gereken yerlerden biri olan, 511 metre uzunluğuyla Avrupa’nın en uzun tahta iskelesi Sopot Molo’yu da gördük. Ücret ödeyerek girilen bu iskelede yürüdüğünüzde, kendinizi denizin üzerinde yürüyormuş gibi hissedebiliyordunuz.

Polonya’nın para birimi olan zloty, biz gittiğimiz zamanlarda 8,50 TL civarındaydı; yani Türk lirasına çevirmek için her şeyi sekiz buçukla çarpıyorduk. Bu arada, gittiğimiz ülkelerin çoğunda para bozdurmaya ihtiyaç duymadık ve hep kredi kartı kullandık. Ancak Polonya’ya gider gitmez az da olsa bir miktar nakit zloty almanızı tavsiye ederim. Çünkü bazı marketler ve özellikle paralı tuvaletler ne euro, ne dolar ne de başka bir para birimini kabul ediyorlar. Kredi kartı da geçmediği için nakit zloty bulundurmanız gerekiyor; özellikle tuvaletlerde bu durum büyük bir sorun oluyor.

Sopot’tan trenle gittiğimiz ünlü Malbork Kalesi (Zamek w Malborku), 13. yüzyılda inşa edilmiş ve günümüzde UNESCO Dünya Mirası Listesi’yle koruma altına alınmış muazzam bir yapıdır. Trenden indikten sonra kaleye ulaşmak için biraz yürümek gerekiyor. Yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük kalesi ve dünyanın en büyük Gotik tuğla yapısı olan bu mimariyi yakından görmek gerçekten müthiş bir deneyimdi. İçerisinde devasa yemekhaneler, şövalye yatakhaneleri, gizli geçitler, eski silah koleksiyonları ve göz alıcı Baltık kehribarı sergileri bulunuyordu. Gezilmesi en az 3-4 saat süren bu görkemli kalenin girişinde oldukça uzun kuyruklar vardı.

Daha sonra Gdańsk’a dönmek üzere bindiğimiz trende, bizim lahana dolmamıza çok benzeyen geleneksel bir Polonya yemeği olan Gołąbki’yi denedim ve lezzetini çok beğendim. Kısa süre sonra tekrar Gdańsk’a vardık. Muhteşem, renk renk binalarıyla ilgimizi çok çeken ve Lehçede “Stare Miasto” olarak adlandırılan Eski Şehir bölgesi, şehirde ilk gittiğimiz yer oldu. Bildiğiniz gibi Avrupa’da “Old Town” (eski şehir) denilen tarihi merkezler; kültürel dokunun titizlikle korunduğu birer ekonomik ve turistik merkezdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında neredeyse tamamen yıkılan Gdańsk da küllerinden doğarak aslına birebir uygun şekilde yeniden inşa edilmiştir.

Fontanna Neptuna ( Neptün çeşmesi ), Gdansk

Biz de ana caddelerde ve meydanlarda gezerek bu harika güzelliklere şahit olduk. Şehrin kalbinin attığı yer olan Długa Caddesi’nde, yani Kraliyet Yolu’nda yürüdük; yan yana sıralanmış rengarenk, süslü tarihi evler, restoranlar ve kafeler gördük. Długa Targ Meydanı’nda yer alan 17. yüzyıldan kalma bronz deniz tanrısı heykeli de çok ilgimizi çekti. Gdańsk’ın en ünlü simgesi olan Neptün Çeşmesi (Fontanna Neptuna), görenleri kendine hayran bırakan bir güzellikteydi.

Daha sonra dünyanın en büyük tuğla kiliselerinden biri olan St. Mary Kilisesi’nin (Bazylika Mariacka) 78 metrelik devasa kulesine tırmandık. En tepeden Eski Şehir’in harika manzarasını izlemek kelimenin tam anlamıyla muhteşemdi. Yine şehrin ikonik yapılarından olan ve Orta Çağ Avrupası’nın en büyük liman vinci olarak bilinen Żuraw’ı gördük. Lehçede “turna kuşu” anlamına gelen Żuraw, 15. yüzyılda inşa edilmiş ve insan gücüyle çalıştırılmıştı. Şu anda Ulusal Denizcilik Müzesi’nde yer alıyor. Kendine has merdivenli taş terasları, loş lambaları, amber ve takı satan dükkânlarıyla şehrin en romantik ve en estetik sokağı olan Mariacka Caddesi’nde dolaşarak gezimizi sürdürdük.

Złota Brama ( Altın Kapı), Gdansk

Şehre giriş ve çıkışları simgeleyen Altın Kapı (Złota Brama) ve Yeşil Kapı (Brama Zielona) bizi çok etkiledi. Uzun Pazarda yürürken sokak müzisyenlerini dinlemek ve şehrin canlı havasını solumak harikaydı. Artus Court Müzesi, Altın Ev, Ana Belediye Binası, Yüksek Kapı ve İşkence Evi (Torture House) de görülmeye değer yerler arasındaydı.

Motlawa Nehri, Gdansk

Şehir, Motława Nehri’nin iki yakasına kurulmuştu. Nehir üzerinde yayaların ve teknelerin geçmesi için belli aralıklarla açılan iki önemli hareketli yaya köprüsü bulunuyordu. Bunlardan Ołowianka Yaya Köprüsü, orta kısmının mekanik olarak yukarıya kalkmasıyla çalışıyordu. Kładka Grzegorza Köprüsü ise dikey olarak kalkmayıp kendi ekseni etrafında yana doğru döndüğü için “döner köprü” olarak adlandırılıyordu. Gün boyunca belirli aralıklarla yaya geçişine kapatılıp yana döndürülen bu köprünün açılış ve kapanış zamanlarında büyük bir kalabalık toplanıp bu anı seyrediyordu. Akşam güneş battıktan sonra, üzerinde dev bir “Gdańsk” yazısının bulunduğu Ołowianka Adası’ndaki AmberSky (Koło Widokowe) dönme dolabına doğru yürüdük ve şehrin 50 metre yüksekliğindeki bu en popüler turistik eğlencesini yakından gördük. Çocuklu aileler için tasarlanmış, Gdańsk’ın en yeni ve en büyük temalı eğlence parkı olan Majaland Gdańsk’a gitmenizi de tavsiye ederim.

Gezimizin ardından, eski bir evi andıran ve birkaç odadan oluşan butik otelimiz Via Steso’ya geçerek geceyi burada geçirdik. Ertesi sabah otelde Polonya usulü bir kahvaltı ettik. Bu kahvaltıda yer alan yiyecekleri şöyle sıralayabilirim: Kanapka (açık sandviç), Jajecznica (Polonya usulü, küp küp doğranmış sosis ile tavada pişirilen yumurta), Twaróg (süzme peynir) ve parówki (hardal veya ketçapla servis edilen küçük sosisler).

Kahvaltıdan sonra, hızlı ve konforlu bir ulaşım için Uber ile Westerplatte’ye gittik. İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yer olarak bilinen Westerplatte Yarımadası ve buradaki açık hava müze alanına giriş tamamen ücretsizdi. Girişte açık havada büyük bir sergide dev panolar üzerinde tarihi bilgiler yer alıyordu. Sahil Savunucuları Anıtı’nı, kışla kalıntılarını ve askeri mezarlığı ücretsiz olarak gezdik. İsterseniz Elektrownia’yı (Eski Elektrik Fabrikası) 15 Zloti, 1 No’lu Nöbet Kulübesini (Wartownia nr 1) ise 8 Zloti karşılığında gezebilirsiniz.

19. yüzyılda Vistula Nehri’nin getirdiği kumlarla oluşan bir yarımadada, önce bir sağlık merkezi ve eğlence amaçlı popüler bir tatil beldesi olarak kurulan Westerplatte, tarihi açıdan birçok önemli olaya ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan en önemlisi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olan 1 Eylül 1939’daki olaylardır. Bir Alman savaş gemisinin, Polonya’ya dostane bir ziyarette bulunma bahanesiyle limana yanaşması ve ardından Westerplatte’deki Polonya üssünü dev toplarıyla vurması üzerine Polonyalı askerler yedi gün boyunca burayı savunmuşlardır. Normal şartlarda sadece 24 saat dayanması beklenen Polonyalı askerlerin; 3000 Alman askerine, tanklara ve Nazi uçaklarının bombardımanına karşı yedi gün boyunca burayı savunup mühimmatları bitince teslim olması tarihi bir direniştir. Naziler, 1939-1945 yılları arasında burada Polonyalı esirler için bir toplama kampı kurmuş, hatta Hitler bizzat burayı ziyaret etmiştir. Savaş sonrasında, 1966 yılında bu bölgeye savaşı ve direnişi simgeleyen 25 metrelik devasa Sahil Savunucuları Anıtı yapılmıştır. Lehçe Pomnik Obrońców Wybrzeża adıyla anılan anıta çıkan patika yol, iki tarafı sık ağaçlarla çevrili, oldukça huzurlu ve yeşillikler içindeydi. Tepeye ulaştığımızda, 236 adet granit bloktan oluşan ve 25 metre yüksekliğe sahip anıtı yakından gördük. Yere saplanan bir süngüyü andıran şekli, geri adım atmayan güçlü bir savunmayı simgeliyordu. Anıtın üzerindeki kabartma figürlerde bir Polonyalı asker ve bir denizci resmedilmişti. Mezarlık ise savaşın ilk günlerinde Alman bombardımanıyla tamamen yerle bir olan ve içinde Polonyalı askerlerin can verdiği 5 No’lu Nöbet Kulübesi’nin (Guardhouse No. 5) tam üzerine inşa edilmişti. Orayı gezerken çok duygulandık. Polonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki tarihi önemini bir kez daha kavrayarak bölgeden ayrıldık.

Dluga Targ ( uzun pazar), Gdansk

Bu kez belediye otobüsüyle şehre döndük ve Gdańsk’ın Eski Şehir merkezindeki gezimize devam ettik. Long Market’te (Długi Targ) yürümek ve buradaki açık hava pazarını gezmek çok hoşumuza gitti. Dünya mutfağından çeşitli ülkelerin yemeklerinin satıldığı tezgâhlar arasında Türk bayrağını ve yemeklerimizi görmek de bizi gururlandırdı. Ben Polonya’nın ünlü mantısını (Pierogi) denedim; ancak bizim Türk mantısının lezzet olarak çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Mantının yanına çok yakışan ev yapımı limonata (Lemoniada) ise tam benim ağız tadıma uygundu. Sokakta ulusal giysiler giymiş müzisyenleri dinlemek ve Motława Nehri üzerindeki köprünün açılışını izlemek de geziye ayrı bir güzellik kattı.

Akşam yemeğini ise Restauracja Dominikańska’da yedik. Gulaşlı dev patates mücverleri (Placek po cygańsku), Polonya mantısı (Pierogi Ruskie), doldurulmuş sığır eti ruloları, pancar çorbası (Barszcz) ve domates çorbası buranın en sevilen yemekleri arasında yer alıyor. Üstelik Eski Şehir merkezindeki diğer yerlere göre fiyatları oldukça makul. Biz Garbary Sokağı’ndakine gittik; ancak eğer deniz ürünleri yemek isterseniz nehir kenarındaki balık pazarında bulunan Tawerna Dominikańska’ya gitmenizi de tavsiye ederim.

Ben daha sonra arkadaşlarımdan ayrılıp trenle tek başıma Gdynia’ya gittim ve böylece meşhur üçlemeyi tamamlamış oldum. Gdańsk, Sopot ve Gdynia şehirlerinin oluşturduğu bu bölge, Polonya’da “Trójmiasto” (Üçlü Şehir / Tri-City) olarak adlandırılır. Baltık Denizi kıyısı boyunca yan yana sıralanan bu üç şehir, birbirine çok yakın olmasına rağmen tamamen farklı karakterlere, mimari yapılara ve ruhlara sahiptir. Şehirlerarasında ulaşım, SKM adı verilen banliyö trenleri ile kolayca sağlanır. Gdańsk tarih ve kültürün merkezi, Sopot eğlence ve yazlık tatil beldesiyken; Gdynia ise 1920’lerden kalma modern mimarisi ve denizcilik özellikleriyle tanınır. Şehirdeki Open’er Müzik Festivali, akvaryum, denizcilik müzeleri ve Güney İskelesi kesinlikle görülmeye değer yerler arasındadır.

Böylece sizlere Polonya’da gezdiğim ilk üç şehir ile ilgili anılarımı anlatmış oldum. Diğer şehirlerle ilgili yazılarımı da okumanızı ve değerli yorumlarınızı benimle paylaşmanızı heyecanla bekliyorum.

Canan Sezgin

Instagram: @cansez2013

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!

Share this article

Recent posts

spot_img

Popular categories

spot_img