Pazartesi, Mayıs 11, 2026

info@arttmodernmiami.com

Adriyatik’in Kraliçesi: Venedik

-

|

İtalya bağımlılık yaratan bir ülke… Gittikten sonra bir daha gitmek istiyorsunuz. Bu nedenle İstanbul tatilim bitip Miami’ye dönerken yine İtalya’da bir stop yapmayı tercih ettim. Tarihte barışçıl bir cumhuriyet olarak hüküm sürmüş olmasından dolayı, “La Serenissima” (En Sakin) lakabını taşıyan, “Yüzen Şehir”, “Kanalların Şehri”, “Maskelerin Şehri” diye de anılan sanat şehri Venedik’e Pegasus Havayolları ile gittim. Marco Polo Havalimanı’nın hemen çıkışında yer alan otobüs duraklarına yürüyüp 15 numaralı belediye otobüsüne bindim.

Venedik’te oteller pahalı olduğu için Mestre bölgesinde kaldım ve ilk gün yağmurda o bölgeyi gezdim. Ertesi gün Venedik’e otobüsle gittim. Aslında son durakta inip köprülerden yürüyerek şehre gidilebiliyordu ama ben yağmurlu bir gün olduğu için ve kanalları daha güzel izleyebilmek amacıyla “vaporetto” denilen tekneye bilet aldım ve kanal turu yaptım.

Kanal boyunca dizilmiş Venedik’in tarihi evleri çok hoşuma gitti. Küçük ve sallanan iskelelerde durarak yolcu alıp bindiren kaptan bir ara beni uyardı. Manzarayı yakından izlemek için ön tarafa oturmuştum ama o bölgede ayakta durmak yasaktı. Ben birkaç kere ayağa kalkınca kaptanın beni uyarmasıyla oturmak zorunda kaldım. Zaten yağmurluğum olduğu için orada sadece ben oturuyordum. Diğer insanlar kapalı bölümde gidiyorlardı. Bu kanal turundan büyük keyif aldım.

Son durak olan San Marco Giardinetti’de indim. Seyyar satıcıların olduğu şirin yerde üşümüş ve ıslanmış olduğum için bir kahve molası vermek istedim ve ünlü İtalyan kahve zinciri Illy’e girdim. “Banco 3,5 €, tavolo 6 €” olan cappuccinodan banko olanı seçip ödedim. Beklerken çantamı sandalyeye koyunca garson “Orada oturamazsın, sen banko ödedin” deyince anladım ki “banco” küçük sipariş demek değilmiş; bildiğimiz bankoymuş. “Tavolo” ise masa anlamına geliyor. Yani masada oturup içmek isterseniz tavolo ücreti ödemeniz lazım. Banko alıp masada içmeyi denemeyin; sizi takip edip uyarıyorlar.

Böylece kahvemi ayakta içtim ama ön tarafta cam kenarında oturup biraz dinlendim. Orada da garson gelip sipariş sordu. Boş oturamazdım. Mecburen çıktım çünkü vakit azdı. Yağmur yağıyordu ama ben çok yer görmek istiyordum.

Büyük bir kalabalıkla dar sokaklar ve küçük dükkânlı pasajlardan geçip dünyaca ünlü San Marco Meydanı’na vardım. Çok yağmur yağdığı için sokaklar sel olmuştu. İnsanlar ayakkabılarının üzerine uzun plastik çizmeler giymişti. Bu giyilebilir lastik çizmeleri 10 Euro’ya satıyorlardı.

Meydan kafelerinde sandalyeler toplanmıştı. Dışarıda oturan yoktu ama müzisyen çalmaya devam ediyordu. San Marco Meydanı’ndaki dünyaca ünlü saat kulesi ve St. Mark’s Campanile binasının orijinalini yıllar sonra ikinci kez görüyordum. İstanbul, Antalya, Orlando ve Las Vegas’ta daha önce kopyalarını gördüğüm kule ile selfie çekildim.
Basilica ve Doge’s Palace (Dükler Sarayı) önünde çok sıra vardı. Onlara da yükseltilmiş tahta iskeleler konmuştu; turistler suya batmamak için o tahtaların üzerinde yürüyordu. Çorap ve ayakkabılarımı çıkarıp pantolonumu dizime kadar sıvadım ve her ihtimale karşı yanıma aldığım plaj terliklerini giydim.

O sırada uzun siyah saçlı, benim yaşlarımda ufak tefek bir kadın İngilizce “Bileti önceden alsak da burada bekler miyiz?” diye sorunca, “Online alınıyor ama önceden almak lazım; yoksa bu uzun sırayı beklersiniz.” diye cevap verdim.

“Aslında dün gezecektim ama sırada beklerken bel çantamın yana döndüğünü hissettim. O kadar hazırlıklıydım ama yine de anlayamadan birkaç ergen genç beni sıkıştırıp cüzdanımı çaldı.” diyerek dün yaşadığı macerayı anlattı.

İtalya’da her yerde uyarılar vardı. İnsanlara çantalarını dikkatli taşımaları öğütleniyordu çünkü çok fazla yankesicilik olayı meydana geliyordu.

İsminin Marisa olduğunu söyleyen, New York’ta yaşayan Amerikalı kadınla birlikte gezmeye başladık. Venedik, labirent gibi sokaklar ve su dolu kanallardan oluşuyor. İkimizin de interneti çalışmadığı için sora sora, levhaları izleyerek yol bulmaya çalıştık.

Yağmurda bir kiliseye girip kururken bir ayin izledik. Ben çantamı düzenledim. “Da Gigi” adında bir kafede oturup cappuccino içerek sohbet ettik. Küçük dükkânların olduğu dar pasajlarda gezmeye devam ettik.
O, Venedik’te ev tutup birkaç ay yaşamayı düşündüğü için burada yaşayan esnafa ve garsonlara kiraları sordu. Fotoğraf çekmesini rica ettiğimiz Hollanda’dan gelen ikiz kız kardeşler ve eşleri Türk çıkınca bu kez ben sohbeti uzattım.

Turistlerin en çok fotoğraf çektiği yerlerden biri olan Rialto Köprüsü, yağmura rağmen tıklım tıklımdı. Marisa “Yazın daha kalabalık olurmuş” deyince şaşırdım. Zaten şu yağmurlu günde bile çok kalabalıktı ve önlere geçmek için sıra beklemek gerekiyordu.

Köprünün karşı yakasında, yerel halkın yaşadığı daha tenha sokakları gezerken çok eğlendik. Kanallar arası köprülerin altından geçen gondollar ve motorlu tekneler, suya sıfır, dışı rutubet nedeniyle dökülmüş tarihi binalarla birlikte her yerde tablo güzelliğinde manzaralar oluşturuyordu.

Venedik baştan sona rahatlıkla yürüyerek gezilecek bir şehir. Çok büyük değil; bir baştan bir başa 30 dakikada yürümek mümkün. Tabii kaybolmazsanız… Biz o labirent yollarda bol bol kaybolduk.

Neyse ki İngilizce bilen bulmak zor olmadı. Sonunda bize yardımcı olan bir çiftin peşine takılıp San Marco Meydanı’na geri döndük. Yağmur durduğu için kafelerde müzik çalıyor, insanlar bu İtalyan melodilerini dinleyerek geziyordu.

Saat geç olmuştu. Vedalaştık. Ben sandviçimi yemek için gondolların önündeki bankta oturdum. Çantamdan ayakkabımı çıkarıp giymek istediğimde ayakkabımın orada olmadığını fark ettim. Nerede kaybettiğimi hatırlamadım; muhtemelen kilisede çantamı düzenlerken koymayı unuttum. İşin kötüsü, yedeğim olmadığı için Amerika’ya kadar terlikle gitmek zorunda kalacaktım.

Tekrar vaporettoya binerek otobüs durağına vardım. Bu kez iç bölümde oturmuş ve Venedik’in gece ışıklı hâlini camdan izleme keyfini yaşamıştım. İstasyondan otobüs ile Mestre’deki otelime ulaştım.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra bu kez biletimi ATVO otobüslerinden aldım. ATVO, belediye otobüsleri ile aynı fiyat olmasına rağmen çok daha konforlu ve rahattı.

Marco Polo Havalimanı’nda 2026 Milano-Cortina Kış Olimpiyatları’nın posterleri ve olimpiyat halkaları vardı. İtalyanlar bu büyük organizasyon için çok heyecanlanmış, aylar öncesinden her yeri posterlerle donatmışlardı.
American Airlines’ta check-in sonrası güvenlikten geçerken bu sefer de ayağımdaki plaj terliği yırtıldı. Neyse ki kontuardaki görevliler yardımcı oldu ve terliği bantlayarak geçici bir çözüm buldular.

Philadelphia’da ise küçük bir kriz daha yaşadım. Bu sefer de telefonumu uçakta unutmuştum ve geri dönmek yasak olduğu için görevlilerden yardım istedim. Neyse ki uçakta bulup getirdiler. Sevinçle getiren görevliye sarıldım. Biliyorsunuz, artık her şeyimiz o telefonun içinde.
Sonuçta bir İtalya yolculuğu daha geride kaldı. Miami’ye dönüş yaptım.

Venedik’te görmeye değer yerler olan San Marco Meydanı, San Marco Bazilikası, Palazzo Ducale, Aziz Mark’ın Çan Kulesi, St. Mark Saat Kulesi, Ahlar Köprüsü ve Rialto Köprüsü’nü görmüştüm. Murano ve Burano adalarına gitmeye vaktim kalmadı ama Murano cam ve takıları Venedik’teki dükkânlarda da satılıyordu. Ben de bir gondol magnet aldım.

Bu arada bildiğiniz gibi Venedik her yıl daha fazla sulara gömülüyor. Bu tarihi eserlerin sular altında kalma ihtimali çok üzücü. Özellikle kasım ayında yükselen sular, ocak ayında ise tam tersine alçalıyor.
Turist yoğunluğu nedeniyle şehirde bazı önlemler alınmış. Örneğin, şehrin simgesi hâline gelen güvercinleri beslemek yasak çünkü tarihi eserlere zarar verdikleri düşünülüyor. Ayrıca 2024’te başlayan uygulama ile aralık ayı ve nisan-temmuz ayları arasında şehre günübirlik gelenler 5 Euro giriş vergisi ödüyor. Otelde kalanlar bu vergiden muaf.

Ben ekim ayında gittiğim için bu vergiyi ödemedim. Zaten kontroller rastgele yapılıyor ama yakalanırsanız cezası var.

Venedik Karnavalı, Bienali, Film Festivali ve Regata Storica gibi etkinliklerde turist sayısı daha da artıyor. Kanalları, köprüleri ve kendine has mimarisi ile ünlü şehirde yemek olarak deniz mahsulleri öne çıkıyor.
Bir de eğer Venedik’e giderseniz “bacaro” denilen barlarda birer Aperol ve Venedik usulü taze kanepeler, yani “cicchetti” ile günün yorgunluğunu çıkarmayı unutmayın.

İtalya’da yaşamanın her yerde olduğu gibi zorlukları olabilir ama Akdeniz insanına özgü pozitif ve neşeli yanları ile İtalyanlar hayatın tadını çıkarmayı iyi biliyor. Üstelik ne kadar yeseniz de kilo aldırmayan sağlıklı yemekleri ve kendilerine özgü eğlence anlayışları ile İtalya gidilmeye ve görülmeye değer bir ülke.
Üstelik İtalya’ya bir kere gitmek yetmiyor; insanın gittikçe gidesi geliyor.
Kısacası İtalya, ziyaretçilerine güzel bir deneyim sunuyor.

Bir sonraki gezi yazısında görüşmek üzere…
Gezgin arkadaşınız Canan…

Canan Sezgin
Instagram: @cansez2013

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!

Share this article

Recent posts

spot_img

Popular categories

spot_img