
Modern Guliver | Tuğba Yazıcı

Venedik kanalları; her köşede başka bir hikâye.
Venedik büyüleyici bir şehir! Onu bir kerede anlatmak yetmez; çok katmanlı yapısı buna izin vermez. Mimarisi ayrı, yemekleri ayrı, ünlü Murano camları, festivalleri, bienalleri ayrı… Bu yüzden önceki Venedik Film Festivali yazımdan sonra, bu defa şehrin içine gireceğimiz, biraz dedikodusunu yapacağımız ve bienalini gezeceğimiz bir yazı yazmak istedim.
Venedik seyahatim aynen şöyle geçti: Bir görüşme, bir gösterim, kırmızı halı, yetişilmesi gereken bir etkinlik… Arada telefonlar, mesajlar, “Neredesin?” soruları. Harika akşam yemekleri ve uzun sohbetler…
Ben çoğu zaman bir yere yetişmeye çalışırken sokaklarda başka bir yerin güzelliğine takılıyorum. Bu benim huyum. Bol bol fotoğraf çekiyorum ve tabii biraz geç kalıyorum. Venedik’te ise durmadan yürüyebilmek zaten büyük irade istiyor. Her köşe başka bir fotoğraf, başka bir hikâye.
Bu seyahatimde Film Festivali nedeniyle oldukça yoğundum. Sinemanın içinde olmak, yeni insanlarla tanışmak, projeler konuşmak benim için çok heyecan verici. İnsan sevdiği işi yapınca yorulmadığını zannediyor. Yoruluyor tabii; sadece bunu biraz geç fark ediyor.
İtiraf edeyim, bu tempo hiç kolay değil! O havalı, ışıltılı fotoğrafların arka planında zorlu mücadeleler var. En basiti, bu seyahatimizde herkesin elinde ikişer bavul vardı. Venedik’in yollarında, köprülerinde, merdivenlerinde onları taşıyarak, sürükleyerek ilerledik.
O merdivenleri bilirsiniz. Şimdi bizi gözünüzde canlandırın!
Ben biraz şov kadınıyım; zorluklardan bahsetmeyi pek sevmiyorum. Bu yüzden dönelim biz Venedik’in büyüleyici ambiyansına…
Festival temposundan Giardini’ye
Bütün bu hareketliliğin arasında Venedik Bienali için Giardini’yi de gezdim. İyi ki gezmişim.
Çünkü üretmek, anlatmak, kendi projeni geliştirmek kadar, bazen durup başkasının ne söylediğine bakmak da gerekiyor. Üstelik cevap vermek zorunda kalmadan. Bir toplantıdaki gibi hemen fikir belirtmeden, bir sonraki adımı düşünmeden… Sadece bakmak.
2023’te ben de Venedik’te, Bienal döneminde düzenlenen bir sergiye katılmıştım. “Umut” isimli eserim o süre boyunca sergilendi. Ben mistik şeylere inanırım. Benim için Umut Venedik’te kaldı.
Bu defa Film Festivali için gittim. Umut orada olduğu sürece hikâye devam ediyor benim için…


Tracey Emin’den kendi performansıma
Hatta Tracey Emin’den esinlenerek kendi performansımı bile yaptım. Emin’in meşhur yatağını bilirsiniz. “My Bed” adlı çalışmasında dağınık yatağını, çevresindeki son derece kişisel eşyalarıyla birlikte sergilemişti. Tate Britain’da gösterilen o çalışmada kullanılmış prezervatifler bile vardı. Kendi hayatından bir parçayı, bütün mahremiyetiyle sanatın içine taşımıştı.

Tracey Emin, My Bed, 1998. Görsel kaynağı: Tate; © Tracey Emin.
My Bed görseli: https://www.tate.org.uk/art/artworks/emin-my-bed-l03662
Ben de Venedik için özel bir fular koleksiyonu hazırlamıştım. 2025’te Miami Art Week ve Art Basel döneminde sergilenen “Miami Kadınları” serimdeki eserler, bu kez fularlara dönüşerek benimle Venedik’e geldi. “Taşınabilir Sanat” anlayışımla onları Giardini’de taşıdım. Kendi küçük Tuğba Yazıcı performansım olarak…
Biliyor musunuz, özgür olmayı ve özgür düşünmeyi çok seviyorum. Bir şey üretirken önce içimdeki çocuğu mutlu etmek benim için çok önemli. O mutluysa ben de mutluyum. Ben mutluysam çevrem de etkileniyor ve bu, küçük bir kelebek etkisiyle devam ediyor.


“Taşınabilir Sanat”; Tuğba Yazıcı’nın fularlarıyla kişisel performansından iki kare.
Her şeyi anlamak zorunda mıyız?
Çağdaş sanatla ilgili en sık duyduğum cümlelerden biri: “Ben bunu anlamıyorum.”
Bence oldukça dürüst bir cümle.
Bazen ben de anlamıyorum. Bazı işler hemen bir duyguya dokunuyor; bazılarında durup düşünmek gerekiyor. Bazılarında açıklama metnini okuyorsunuz, bir daha bakıyorsunuz ve hâlâ aynı yerde kalıyorsunuz. Olabilir.
Bu gezide en beğendiğim pavyonlar İngiltere ve Güney Afrika’nınkilerdi. Birinde oldukça aydınlık bir dünya buldum; diğerinde insan duyuları ve işlevsellik üzerine çalışmalar dikkatimi çekti.
O kadar farklı işler vardı ki… Kimilerinin önünde uzun uzun durup büyüleniyorsunuz, kimilerinden hızlı adımlarla uzaklaşıyorsunuz. Her işi sevmek zorunda olmamak da büyük rahatlık. Sonuçta sanat gezisi, herkese olumlu not vermemiz gereken bir sınav değil.
Beni asıl düşündüren, insanların sanat karşısında kendilerini yetersiz hissetmeleri. Sanki eserin önünde durduğumuz anda doğru bir yorum yapmamız gerekiyormuş gibi.
Oysa ilk karşılaşmanın daha sade olmasına izin verebiliriz. Merak ettim mi? Sıkıldım mı? Bende bir şey uyandırdı mı? Biraz daha kalmak istiyor muyum?
Benim için bunlar da önemli sorular.
Kendi işlerimde de izleyicinin mutlaka benim düşündüğüm yere varmasını beklemiyorum. Bazen birinin gördüğü şey, benim başlarken aklımda olandan çok farklı oluyor. İşin en sevdiğim taraflarından biri de bu zaten. Ürettiğiniz şey bir noktadan sonra sizden çıkıp başka bir hayat yaşamaya başlıyor.
Bir sanatçının ziyaretçi olması
Film festivallerinde zamanın kendine özgü bir akışı var. Bir gösterim bitiyor, bir görüşme başlıyor. Sohbetler bazen bir filmin etrafında, bazen henüz çekilmemiş bir hikâyenin ihtimalleri üzerine kuruluyor.
Benim kafamda da doğal olarak kendi işlerim, ECHO ve önümdeki yeni yol vardı. Bir projenin içinde uzun süre yaşayınca onu yalnızca masanın başında düşünmüyorsunuz. Yürürken de sizinle geliyor, kahve içerken de. Bazen siz başka bir şeyle ilgilendiğinizi sanırken o arkada çalışmayı sürdürüyor.
Giardini’de dikkatimi başka insanların kurduğu dünyalara çevirebildim.


Bienal gezisinden; farklı malzemeler, figürler ve mekânlarla karşılaşmalar.
Sanatçı olmanın güzel taraflarından biri bu. Yıllardır üretim yapıyor olsanız da başka birinin işi karşısında yeniden meraklı bir ziyaretçiye dönüşebiliyorsunuz. “Bunu neden böyle yapmış?” diye düşünüyorsunuz. Bazen çok yakın hissediyorsunuz, bazen aranıza mesafe giriyor.
Ben sanatın farklı alanları arasında dolaşmayı seviyorum. Resim, yazı, sinema… Birinde karşıma çıkan soru, diğerinde yeniden beliriyor. Bir görüntü hikâyeyi düşündürüyor; bir hikâye, yıllardır zihnimde duran bir görüntünün yerini değiştiriyor.
Bu yüzden Giardini’yi gezerken kendi bakışımı da biraz yokladım.
Yoğun çalıştığımız dönemlerde fark etmeden hep aynı soruları sormaya başlayabiliyoruz. Proje nasıl ilerleyecek? Kiminle görüşmeliyiz? Bir sonraki adım ne? Bunların hepsi gerekli. Ama insanın zihninde başka şeylere de yer kalmalı.
Başka bir sanatçının dünyasına girmek bana o alanı açıyor. Oradan hemen kullanılacak bir fikirle çıkmam gerekmiyor. Bazen yalnızca merakımı tazelemek bile yeterli.
Bu seyahatte Bienali istediğim kadar uzun gezebildiğimi söyleyemem. Film festivalinin yoğunluğu içinde zaman sınırlıydı. Görmek istediğim daha çok şey, biraz daha uzun kalmak istediğim yerler vardı.
Bir de beni bekleyen Venedik sokakları…
İçimdeki Venedik taciri
Biraz da mimariye ve Venedik’in bende uyandırdığı manyak hikâyelere dönelim.
O daracık sokaklarda gezerken kendimi Orta Çağ’da hayal ettim. Ne casuslar yaşamıştır burada, ne cinayetler işlenmiştir, ne gizli aşk maceraları yaşanmıştır…
Sokaklar o kadar dar, kapılar birbirine o kadar yakın ki sanki bir el her an uzanıp sizi içeri çekebilir.


Venedik’in daracık sokakları; kapılar, vitrinler ve küçük geçitler.
Derken kendimi şişman bir tüccar olarak hayal ettim. Erkek olmalıyım; kafamda öyle belirdi. O kadar şişman olduğuma göre belli ki zenginim de… Tüccarlık yapıyorsam biraz kurnazlık da vardır herhâlde.
Ama işte bu adamın düşmanları da olmalı!
O daracık sokaklardan geçerken kendi yarattığım adamın adına korku duydum. Bir köşeden biri çıkacak, tüccarın başına bir şey gelecek diye tedirgin oldum.
Biraz manyakça değil mi? :))
Ama Venedik bana bu hissi verdi. Bir yere yetişmeye çalışırken kafamda bir Orta Çağ tüccarının can güvenliğiyle uğraşıyordum.
Venedik’in mimarisi


Venedik’te dar sokakların merdivenleri ve tarihi yapıların arasındaki kanallar.
Ya mimariye ne demeli? O binalara bakmaya doyamadım. Ardından son derece pratik bir meseleye takıldım: Burada tadilat yaptırmak başlı başına sorun olmalı!
Malzemeler nasıl geliyor? Nasıl taşınıyor? Bunları düşünmek bile bana fenalık getirdi. Biz iki bavulla o kadar uğraştık; bir de mermer taşıdığınızı düşünün!
Venedik’in kuruluş hikâyesi de görüntüsü kadar şaşırtıcı. Şehir, yüzyıllar içinde lagündeki adacıklar üzerinde gelişmiş. Pek çok yapının temelinde, yumuşak zemine çakılmış ahşap kazıklar bulunuyor. Bunların üzerine kurulan temel katmanları binaları taşıyor. Suyun altında, oksijenin sınırlı olduğu ortam da ahşabın korunmasına yardımcı oluyor.
Yukarıda o muhteşem yapılar, aşağıda ahşap kazıklar… İnsan bakarken bunu pek düşünmüyor.
Ben iki bavulla söylenirken burada koskoca bir şehir kurulmuş.
Murano’dan Burano’ya
Bir gün de Murano Adası’na gittim. Ünlü camları, takıları ve vitrinleri arasında şahane bir gün geçirdim.
Camın bu kadar farklı biçime, renge ve inceliğe dönüşmesi insanı kendine çekiyor. Benim gibi güzel objelere kolayca kapılan biri için de her vitrinin önünde ayrı bir duraklama sebebi var.
Burano’nun rengârenk evleri arasında da fotoğraf çekmeden duramadım. O renklerin içinde dolaşmak başlı başına bir keyifti.


renkli evler arasında bir mola ve lagün adalarından bir kanal manzarası.
Venedik seyahatinin sonunda bolca maske, şahane takılar ve kendimi şımartmak için aldığım hediyelerle döndüm.


Venedik’in maskeleri ve günlük hayatın sokaklara taşan renkleri.
Bavulların dönüşteki ağırlığını ise hiç konuşmayalım.
Venedik’te kendime birkaç söz de verdim.
Bakalım… Bu kez tutabilecek miyim?
Sevgilerimle,
Modern Guliver
Tuğba Yazıcı


