
Negatifle tuhaf bir ilişkimiz var.
Bir yandan “Aman, negatiften uzak duralım, pozitif düşünelim, negatif insanları hayatımızdan çıkaralım.” diyoruz. Öte yandan negatif bir şey oldu mu gözümüzü alamıyoruz.
Pozitifi istiyoruz ama negatifi merak ediyoruz.
“Her şey yolunda.”
Eee?
Bu kadar mı?
Ama “Her şey yolundaydı, sonra bir şey oldu.” deyince hemen sandalyeyi çekiyoruz.
Ne oldu?
Psikolojide bunun bir adı var: negativity bias, yani olumsuzluk yanlılığı. Zihnimizin olumsuz olana daha çabuk takılması, onu daha fazla işlemesi ve daha uzun süre taşıması.
Psikolog Roy Baumeister ve arkadaşlarının yıllar önce yayımladığı, adı bile yeterince manidar olan Bad Is Stronger Than Good —“Kötü, iyiden daha güçlüdür”— başlıklı geniş derlemede de benzer bir tablo çıkıyor. Olumsuz olaylar, geri bildirimler ve bilgiler, çoğu durumda olumlu olanlardan daha güçlü ve daha kalıcı psikolojik etkiler bırakabiliyor.
Yani mesele yalnızca bizim huysuzluğumuz değil.
Bir miktar fabrika ayarı.

Mesela müdürünüz sizinle bir değerlendirme konuşması yapıyor. Dokuz tane güzel şey söylüyor.
Çalışkansınız. Yaratıcısınız. İnsanlarla ilişkiniz iyi. Güvenilirsiniz. İşinizi iyi yapıyorsunuz.
Sonra araya küçücük bir tane sıkıştırıyor:
“Yalnız, bazen toplantılarda biraz fazla konuşuyorsunuz.”
Geçmiş olsun.
Dokuz iltifat sessizce evlerine dönerken, “fazla konuşuyorsunuz” valizini açmış, zihninizin salonuna yerleşmiştir bile.
Pozitif duraklarından ekspres tren gibi geçiyoruz. Negatif durağa gelince lokal tren. Her köyde duruyor. Bazen makinist çay içmeye bile gidiyor.
Aslında bu eski ilginin bir mantığı var. Zihin, tehlikeyi, tehdidi ve ters giden şeyi fark etmek üzere epey mesai yapmış. Çalılığın arkasındaki çiçeği gözden kaçırmak büyük mesele değildi. Kaplanı kaçırmak biraz daha tatsız sonuçlar doğurabiliyordu.
Kaplanlar azaldı.
Departman kapanmadı.
Şimdi çalılığın arkasında kaplan aramak yerine WhatsApp mesajındaki noktayı inceliyoruz.
“Tamam.”
Niye “tamam” yazdı?
Niye “tamamdır” değil?
Emoji de yok.
Bir şey mi oldu?
Belki de negatifle ilgili asıl meselemiz, ondan rahatsız olmamız değil. Ona duyduğumuz merak.
Bizi sinirlendiren insan ne yapmış diye bakıyoruz. Sevmediğimiz kişiyi konuşuyoruz. Kötü haberi tekrar okuyoruz. Yıllar önce söylenmiş bir cümleyi zihnimizde yeniden oynatıyoruz.
Sonra da “Ben negatif insanlardan hiç hoşlanmam.” diyoruz.
Olabilir.
Ama belli ki biraz ilgileniyoruz.
Bu yüzden “Negatif insanları hayatınızdan çıkarın.” furyası bana hep biraz eksik geliyor.
Çıkardın.
Peki, zihninden de çıkardın mı?
Telefon rehberinden silmek kolay. Zihnin rehberinden silmek başka iş.
Daha da eğlencelisi, bazen pozitiflik uğruna negatif olduğunu düşündüğümüz insanlara kızıyor, onları eleştiriyor, hatta küçümsüyor; sonra da ne kadar pozitif olduğumuzu anlatıyoruz.
Negatif insanlardan nefret ederek pozitif olmaya çalışmak.
İnsan denen varlıkta malzeme bitmiyor.
Belki mesele negatifi hayatımızdan söküp atmak değildir. Zaten belli ki o kadar kolay sökülüp atılacak bir şey de değil. Eski bir alarm sistemi bu.
Ama her alarm çaldığında binayı boşaltmak gerekmiyor.
Belki biraz terbiye edilmesi gereken, negatifin kendisinden çok, ona gösterdiğimiz ihtimamdır.
Ne kadar bakıyoruz?
Ne kadar konuşuyoruz?
Ne kadar çevirip çevirip yeniden düşünüyoruz?
Bir olumsuzluğu zihnimizin salonunda kaç gece misafir ediyoruz?
Bazen bir cümleyi günlerce taşıyoruz. Söylenirken belki üzerinde hiç düşünülmemiş bir söz, bizim zihnimizde defalarca kurulup yeniden yıkılıyor. Karşımızdaki çoktan unutmuş oluyor; biz hâlâ cümlenin tonunu, kelime seçimini, yüz ifadesini ve o sırada odadaki havayı inceliyoruz.
Bir bakıma olay bitiyor, fakat zihnimizdeki soruşturma devam ediyor.
Ve daha zor soru şu:
Güzel olana aynı ihtimamı gösterebiliyor muyuz?
Bir şey yolundayken hemen bir “ama” getirmeden durabiliyor muyuz? Güzel bir anı analiz masasına yatırmadan yaşayabiliyor muyuz? Yoksa pozitif duraklarından hâlâ ekspres trenle mi geçiyoruz?
Biri bizi övdüğünde hemen itiraz ediyoruz.
“Yok, canım, o kadar da değil.”
Biri güzel bir şey söylediğinde açıklamasını arıyoruz.
“Herhalde nezaketen söyledi.”
Ama biri kaşını hafifçe çattığında, o kaşın arkasında bütün bir anlam evreni kuruyoruz.
Belki pozitif olmak dediğimiz şey, çiçek böcek konuşmak değildir.
Negatifi görüp ona yerleşmemek olabilir.
Bir olumsuzluğu inkâr etmeden, onun bütün evi ele geçirmesine izin vermemek.
Kötü bir şey olduğunda onu fark etmek, gerekiyorsa dersini almak, sonra da zihnin kapısını kapatabilmek.
Güzel olanın önünde de biraz oyalanabilmek.
Bir çay içmek mesela.
İyi giden bir günü hemen sorgulamadan, eksiklerini aramadan, “Bakalım ne kadar sürecek?” diye bozmadan yaşamak.
Çünkü belli mi olur…
Belki çalılığın arkasında gerçekten sadece papatya vardır.
Biz kaplan beklemekten bakamamışızdır.
Ayşen Darcan
Website: aysendarcan.com
Instagram: dr.aysence


