
Günün sonunda şunu anladım.
Ne yaparsan yap…
Ne söylersen söyle…
Nasıl davranırsan davran…
Zarafetini koru.
Zarafet üzerine çok şey yazılmış mı bilmiyorum. Ama psikolojide pek rastlamıyorum. Sürekli aynı tavsiyeler dönüp duruyor: Atılgan ol. Özgüvenli ol. Sınır koy. Kendini ifade et. Farkında ol…
Hepsinin yeri ayrı elbette… Ama sanki bir tanesi aradan usulca kaybolmuş.
Zarif ol.
Belki de kelimenin talihi pekiyi gitmedi. Zarif deyince bazılarının aklına ince belli çay bardağı geliyor, bazılarının aklına da biraz silik, biraz güçsüz insanlar. Oysa ben tam tersini düşünüyorum.
Geçen gün çok sevdiğim bir dostum, buz pateni yarışmalarındaki teknik ve artistik puanlardan bahsetti.
“Eskiden artistik puanın neye göre verildiğini hiç anlayamazdım,” dedi.
Hayat da insanı biraz böyle puanlıyor galiba. Teknik puanlarımız var. İşimizi yapmak. Sözümüzde durmak. Hayatı çevirmek.
Bir de artistik puanımız… Bir dilenciye cüzdanındaki en büyük parayı verebilmek… Trafikte biri önüne kırınca kendi tansiyonunu ona hediye etmemek. Haklıyken sesini yükseltmeye ihtiyaç duymamak. Telaşlı anlarda içinde bir sükûnet barındırabilmek…
Daha yirmili yaşlarımın başında, Amerika’ya doktora için gittiğim ilk yıllarda, hocalarımdan birisi beni koridorda durdurup, “Aramızda senin hakkında konuştuk.” dedi. Ve sonra, “You have a wonderful way of carrying yourself around.” dedi. Böyle bir sonuca nasıl vardıkları kafamı o kadar kurcaladı ki, o zamanlar tam olarak neyi kastettiklerini anlamamıştım. Ama bu cümle, “kulağıma küpe oldu” dedikleri tarzda bir cümle olmuştu benim için. Hep içimde aynı soru vardı: “Acaba ben kendimi nasıl taşıyorum?” Hani siz hiç farkında olmadan bazen başkaları sizde bir şey görür ya… İşte o cinsten bir geri bildirim. Hiç beklemediğiniz anda bir koridorda karşınıza çıkıveren cinsten. Nedendir bilinmez, o tarz söylemler hep daha çok etki bırakıyor insanda. Belki de bir amaca hizmet etmediğindendir.
“You have a wonderful way of carrying yourself.”
Kelime kelime çevirince, “Kendini taşıma biçimin çok güzel.” Ama İngilizcede “carry yourself”, bundan çok daha fazlasıdır. Sadece nasıl yürüdüğün değildir. Bir odaya nasıl girdiğin… İnsanlara nasıl baktığın… Sözünü nasıl söylediğin… Gücünü nasıl kullandığın… Kırıldığında ne yaptığın… Haklı olduğunda neye dönüştüğün… Sessizliğini nasıl taşıdığın…

Yani aslında…
“Varlığını taşıma biçimin.”
Bir anlamda insanın bütün varoluşunun dışarıya yansımasıdır. Aslında pek de öğrenilen bir şey değil, bilerek yapılan bir şey hiç değil. İçerideki var olma hâlinin dışarıya yürümesi gibi bir şey.
Belki zarafet, insanın kendini taşıma biçimidir. Ama sadece kendini değil… Gücünü, bilgisini, acısını, haklılığını, hatta sessizliğini de. Tabii ki yirmili yaşlarda bunların hiçbirinin farkında değildim. Dolayısıyla kendime çok da bir pay çıkaramam. Ama bu cümle aklıma kazınmıştı bir kere.
Hayat bana birçok şey öğretti. Nasıl konuşulur, nasıl dinlenir, nasıl terapi yapılır…
O zaman tam anlamamıştım.
Zarafet, içerideki olgunluğun dışarıdaki estetiğiymiş.
Belki de bu yüzden bazı insanların yanında kendimizi iyi hissederiz. Bunu açıklayamayız. Bize büyük öğütler vermezler. Kendilerini ispat etmeye çalışmazlar. Ama yanlarından ayrılırken sanki içimiz biraz daha yumuşamıştır.
Son günlerde aklıma muzır bir soru takılıyor.
Acaba Allah’ın da teknik ve artistik puanlaması var mıdır?

Belki de ömrün sonunda O’nun hesabında teknik puan diye bir kategori yoktur.
Sonra içimden yaramaz bir ses gülümsüyor:
“Üçlü axel güzeldi… Ama iniş nasıldı?”
Ayşen Darcan
Website: aysendarcan.com
Instagram: dr.aysence


