
Bu yazı; Işıkları yakanlara, müziği başlatanlara; geceleri sadece eğlence değil, bir dil, bir kimlik ve bir özgürlük alanı hâline getirenlere ithaf edilmiştir.
Ceylan Çaplı’ya; hayalleri mekâna dönüştüren o vizyona!

Fotoğraf: İsmail Necmi
Hepimizin hayatına bir yerinden dokunana… Onun kurguladığı gecelerde sadece eğlenmedik; kendimiz olduk. Işık, müzik ve kalabalıklar içinde, ait olduğumuz bir dünyayı bulduk.
Çok yakında aramızdan ayrılan DJ Tangun Gençel’e!

Kore mitolojisinde gökteki Tanrı’nın oğlu, Kore’nin ilk kralı, Korelilerin atası… Ve bizim için Tangun: jenerasyonumuzun, Türkiye elektronik müzik ve gece hayatının “Hoca” lakaplı efsane DJ’i. Derinliği olan bir insan, bir arkadaş… Ruhumuzu okşadı, unutulmaz anlarımızı değerli kıldı.
Müziğiyle gecelerin kalp atışını belirleyen o ruha…
Aramızdan ayrılan, iz bırakan, bu şehrin gecelerine ruhu bulaşan, adları anıldığında hâlâ içimizi titreten, gecede bir yerlerde hâlâ var olduklarına inandığımız tüm yol arkadaşlarımıza… Herkese!
Bir Şehrin Geceye Yazdığı Notlar
90’lar İstanbul’u tek bir mekânla anlatılamaz.
O yıllar, bir adresler zinciriydi.
Bir gecede sürekli değişen ruh hâlleri gibi…
Talimhane’de 14, 19, 20…
Maslak’ta 2019.
Kemancı’da terleyen duvarlar, Roxy’de karışan sesler, Switch’te sabaha uzanan setler, Taxim Night Park’taki insan trafiği…
Her mekân başka bir ihtiyaca cevap verirdi ama hepsi aynı duyguda buluşurdu:
Özgürlük.
Bu şehirde gece, sadece eğlenmek değildi.
Kendin olabilmekti.
Tanıkların Fısıltıları
O günleri yaşayan herkes bu dönemi başka bir yerinden hatırlıyor.
“Kimse kimseye benzemeye çalışmıyordu.”
“Kıyafet değil, duruş konuşuyordu.”
“Müzik bize yol gösteriyordu.”
Bir televizyon kanalı için kayda alınamamış bir an, bir gazeteci için belgelenememiş bir kare, bir DJ için müziğin tam ortasındaki sessizlik…
Ve bir radyodan yükselen jenerik sesi: “Future is now!” Radyo 2019!
Gecelerin Hafızası: 90’lar İstanbul’undan Tanıklıklar
Geceye Çıkarken Başka Biri Olmak

AFİFE BİRİCİK SUDEN / Multidisipliner Sanatçı – Girişimci
90’larda İstanbul gecelerine hazırlanırken aynaya baktığımda, “Bu gece başka biri oluyorum” dediğim anlar vardı. Ama bu bir kaçış değildi; bastırılmış bir yanın görünür olmasıydı. Müzik, kıyafet, kalabalık, şehir… Hepsi etkiliydi ama asıl dönüştüren şey ruhun cesaret bulmasıydı. İstanbul o yıllarda buna gerçekten alan açıyordu.
O gecelerde beni en çok sarhoş eden şey alkol değildi. Özgürlük hissiydi. Görünür olmak, kuralları esnetmek, ilk kez yaşananların verdiği o saf heyecan… Kim olduğun kadar kim olmadığını da denediğin bir zaman dilimiydi. Kimse “marka” değildi; herkes arayıştaydı.
Bugünden baktığımda 90’ların İstanbul geceleri ne sadece bir kaçıştı ne de doğrudan bir meydan okuma. Daha çok, farkında olmadan yazılmış bir manifestoydu. “Başka türlü de yaşanabilir” deme hâliydi. O dönem kimlikler sabit değil, akışkandı; cesaret modaydı, samimiyet değerliydi.
90’larda “fazla”, “aykırı” ya da “tehlikeli” bulunan pek çok şey bugün sıradan, çünkü o dönem öncüydü. O dönemi gerçekten özel kılan şey ise her şeyin henüz paketlenmemiş, ticarileşmemiş ve etiketlenmemiş olmasıydı. İnsanlar kendilerini sergilemiyor, yaşıyordu. O geceler bize sadece eğlenmeyi değil, kendimiz olmayı öğretti. Müzik de bu yüzden daha gerçekti.
Kulüp Değil, Cumhuriyetti!

MEHMET CAVCI / Club 2019 & Radio 2019 – Kurucu Ortak – DJ
2019’un ruhu, sıradan bir eğlence anlayışının çok ötesindeydi.
Aslında İstanbul için o dönemde “işin sonu”ydu. Hap kadar barlardan, kocaman bir oto hurdalığına uzanan bir cumhuriyet ilanı gibiydi.
Yirmi yıla yayılan gece hayatı deneyiminin, yenilikçi bir tavırla müzikten modaya, sanattan mimariye kadar her şeye dokunduğu bir alandı. Mekânlar rahatsızdı; masa, sandalye yoktu ama insanlar hiç olmadığı kadar rahattı. Çünkü orası bir kulüp değil, özgürlüklerin tiyatrosuydu.
“Unutulmaz bir gece” diye tek bir an seçmek zor. Çünkü her gecesi unutulmazdı.
DJ’ler, dansçılar ortamı altüst etmek için her şeyi denerdi; coşku öyle bir noktaya gelirdi ki kapılar kapanır, sabaha kadar after’ın after’ı yaşanırdı. Biz orada çalışıyor olsak bile eğlenirdik.
Türkiye’de gerçek anlamda ilk drag queen’lerin sahneye çıktığı yerdi. Amsterdam Pantera dans grubu 2019’un enerjisiydi. VIP yoktu; yerli yabancı ünlülerle yan yana dans ederdiniz. Bir gece Tom Jones’la Kiss çalarken dans ettiğimi hatırlıyorum — gayet doğal bir şeydi.
Kapı politikası netti çünkü içerideki uzayın korunması gerekiyordu.
Müdavimler kapıda yüzünden tanınırdı. Gay’lerin girişte önceliği vardı. Heterolar seçilirdi; yeni yüzlerin girişi kolay olmazdı. Çoklu erkek grupları alınmazdı. Misafir listesi vardı; liste dışı biletle girilirdi. Yanlışlıkla içeri giren biri hemen fark edilir, olumsuzluklar kapıda çözülürdü.
Bugün 2019’u aynı yerde, aynı şekilde yeniden açsak bile o topluluk olmaz.
Çünkü 2019, 90’larda yapılmış bir gelecek sesiydi. Bugün 2026’dayız; yeniyi artık sizler yaratacaksınız. Radio 2019 ise dijitalde hâlâ yaşıyor. Dinleyebilirsiniz.
Gelecek şimdi. Future is now.
90’larda Müzik Tüketilmezdi; Yaşanırdı

SEDAT ÖZYÜREK / DJ
90’larda Ceylan Çaplı ekibinin bir parçası olmak, görünmeyen ama kapıları açan bir kart gibiydi. Kimse sana “kimsin” diye sormazdı; zaten biliniyordun. Bilgi kulaktan kulağa yayılır, davetler DM’le değil fısıltıyla gelirdi. En büyük imtiyaz hız değil, güvendi. O güven seni doğru müziğe, doğru insanlara ve doğru zamana taşırdı.
Londra’daki Annabel’s gibi; seçilmiş, ayrıcalıklı ve kendine ait bir dünyadaydın. Din, dil, ırk arka planda kalır; tek bir “cumhuriyete” ait olma hissi ağır basardı. Farkında olmadan, birlikte geçirilen zamanlarda herkesin ufku biraz daha açılırdı.
O dönemin mekânlarının müşteri profili aslında çok netti ama etiketsizdi. Meraklı, seçici ve “herkes gibi olmamayı” seven insanlar… Sanatçılar, reklamcılar, gazeteciler, gece insanları. Hepsini bir araya getiren şey statü değil; kulak ve tavırdı.
DJ’den beklenti eğlendirmekten çok yol göstermesiydi. İnsanlar yeni bir şey duymak isterdi. Aynı parçayı birlikte keşfetmek, doğal bir aidiyet yaratırdı. Pistte dans edenler çoğunluktaydı; telefonuna bakıp vibe’dan kopan insanlar yoktu. Saygı, müziğin ayrılmaz parçasıydı.
90’larda müzik tüketilmezdi; yaşanırdı.
Akustik sound’lu prodüksiyonlar, manuel plaklar, gerçek remix’ler vardı. Kopyala–yapıştır değil; emek, teknik ve müzik bilgisi konuşurdu. DJ’lik herkesin yapabildiği bir şey değildi.
Şarkılar Sokağa Taştığında

AHMET AKYAKA / Şarkıcı
90’larda müzik, gece hayatı ve popüler kültür birbirini besleyen canlı bir ekosistemdi. Kendimi bu döngünün tam merkezinde, hatta yön veren tarafında hissediyordum. Şarkılar sadece eşlik eden değil, dönemi tanımlayan bir güçtü.
O yıllarda dinleyici pasif değildi; müziğin içindeydi. Arabada, sokakta, iş yerinde radyo açıktı; televizyonda müzik kanalları hiç kapanmazdı. Tatile giderken bavula kıyafetle birlikte kasetler konurdu. Kısacası şarkılar hayatın her anındaydı. Müzik dinlenmez, yaşanırdı.
Müzikte risk almak 90’larda daha görünürdü. Cesaret, yaratıcılık ve hayal gücü o zaman da şarttı ama gece hayatı bu riskleri besleyen bir alandı. Kulüpte tutan bir parça, toplumun ruh hâline karışırdı. Müzik hem eğlenceydi hem iddiaydı. Bugün ise teknolojiyle birlikte çeşitlilik ve seçicilik arttı; risk almak daha önemli bir gerçek hâline geldi.
Vizörün İçinden Gece

Fotoğraf: Yasin Özdemir
YAŞAR SARAÇOĞLU / Fotoğraf Sanatçısı
90’larda kulüplerde elinde kamerasıyla kenarda duran bir göz hiç olmadım. O müziği iliklerinde hissetmiyorsan, terin kalabalığın terine karışmıyorsa o ruhu çekemezdin. Ben tamamen içindeydim; bir elimde vizör, bazen diğerinde bir kadeh.
Kadrajım o dönemin kontrolsüz enerjisini yakalamaya çalışıyordu. Işık patlamaları, flular, hareket hâlindeki bedenler… Statik anlar değil, özgürlük hissinin yüksek tansiyonunu kaydediyordum. İnsanlar objektiften kaçmazdı; aksine onunla dans ederdi.
90’lardan bugüne en büyük değişim gizemin kaybolması oldu. O zamanlar kulüpte yaşanan kulüpte kalırdı; anı yaşardık. Şimdi anı kanıtlama derdi var. Göz göze gelmek yerini ekrana bakmaya bıraktı. Aynı kalan tek şey ise kaçma arzusu. Gece hâlâ gündelik hayatın yükünden sıyrılma alanı ama o vahşi samimiyet ve hiyerarşisizlik artık çok daha az.
Devlet Opera ve Balesi’nde edindiğim disiplin, gece hayatının kaosunu okumamı sağladı. Vücut dili, kompozisyon ve ışık bilgisi sayesinde kulüp kalabalığının içinde gizli bir koreografi olduğunu fark ettim. Aslında çektiğim şey modern bir operaydı; sadece müzik ve kostümler farklıydı.
Bir yılbaşı sayısı için yaptığımız o büyük çekimler bugün bana bir işten çok bir zaman kapsülü gibi geliyor. O bakışlar, o “her şey mümkün” hissi, analog bir samimiyet… O karelerde sadece popüler isimler yok; bu ülkenin en renkli, en cesur ve dijitalleşmemiş son döneminin hafızası var.
Serinin devamında, 90’lar İstanbul gecelerine tanıklık eden yeni sesler var.
Sanatçı / Tasarımcı
Kamil Çakır


