Pazartesi, Mart 2, 2026

info@arttmodernmiami.com

Dolce Vita İtalya

-

|

Akdeniz’deki Tatlı Hayat Ülkesi

İtalya deyince aklınıza ne gelir? Tarihi zenginlik, doğal güzellik, sanat, müzik, yemek, moda, spor arabalar, hızlı konuşan, neşeli, cana yakın insanlar değil mi? Bu liste uzar gider. Coğrafi olarak bakıldığında haritada bir çizmeye benzediği için lakaplarından birisi de “çizme”dir. Diğeri ise güzel ülke anlamına gelen “Bel Paese”dir.

Daha önce birkaç kere gittiğim ve çok sevdiğim bir ülke olan İtalya’ya bu yaz tekrar gitme şansını buldum. İlk durağım Milano oldu. Modanın başkentlerinden biri olan, sanatın, tarihin ve İtalyan mutfağının en güzel örneklerine sahip Milano’da birkaç gün kaldım. Genelde toplu taşımayı kullandım. İtalyan şehirlerinde toplu taşıma çok gelişmiş ve daha ekonomik olduğu için tercih nedenimdi.

İlk gün havaalanından şehre inmek için tren ve metro kullandım. Önce otele gidip yerleştikten sonra metro ile ünlü Piazza del Duomo’ya gittim. Duomo, İtalyanca katedral anlamına geliyor. Milano’da görülecek bir numaralı turistik yer olan Duomo di Milano’nun önünde uzun kuyruklar vardı. İçeriye girmek için önceden rezervasyonlu bilet almak, hem müzeyi hem de terası daha az bekleyerek gezme imkânı sağlıyordu.

Yaklaşık 4.000 heykele ev sahipliği yapan katedralin yapımına 1386 yılında başlanmış ve Gotik yapısıyla ünlü binanın inşası yaklaşık altı yüzyıl sürmüştü. Binanın dış cephesinde de birçok heykel ve figür bulunuyor. En ünlü heykel ise terasta yer alan Madonnina (küçük Madonna) olup, 1774’te buraya yerleştirilen bu heykel Meryem Ana’yı temsil eder ve şehrin sembolüdür. Katedralin hemen yanında yer alan Galleria Vittorio Emanuele II, dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Galeride Prada, Gucci, Louis Vuitton gibi lüks markaların butikleri, restoranlar, kafeler ve bir de otel bulunuyor. Orayı gezerken çok etkilendim; çünkü Galleria Vittorio Emanuele II, sadece alışveriş yapmak için değil, aynı zamanda Milano’nun tarihi ve kültürel mirasını keşfetmek için de mükemmel bir yerdi.

İtalya’nın dört başkenti olan Milano’nun kızıl haçı, Roma’nın dişi kurdu, Floransa’nın zambağı ve Torino’nun boğası sembolleri yere mozaik olarak yapılmıştı. Torino Boğası’nın önünde uzun bir kuyruk vardı. Rivayete göre, boğanın arka bacakları arasındaki belirli bir noktaya basıp üç kez dönerseniz şans getiriyor. Bu ritüel turistler arasında oldukça popüler hâle gelmiş. Herkes sırayla bu ritüeli tekrar ediyordu. Aslında bu gelenek, mozaik kaplamaya zarar verdiği için hoş karşılanmıyor; ancak birçok insan hâlâ bu ritüeli denemek istiyor. Ben de geri kalmadım ve mozaik üzerinde dilek dileyerek üç kere döndüm.

İtalya’nın ilk kralı olan Vittorio Emanuele II’nin heykelini de görüp biraz gölgesinde oturdum. Çevre kuş doluydu ve heykel de oldukça kirlenmişti. Meydanda Leonardo da Vinci Müzesi ve Novecento Müzesi de vardı. Onları içeriden gezmeye vaktim yetmedi; çok yorulmuş ve acıkmıştım. Meydanın arka sokaklarında gezerken Middle Bistro adında sevimli bir kafe buldum. Panzerotti denilen, içinde domates ve mozzarella bulunan hamur işi ve espresso ile İtalyan usulü karnımı doyurdum. İtalya’nın ilk Starbucks dükkânı da yürüme mesafesindeydi. O kadar kalabalıktı ki orada bir şey alıp içemedim. Kahve fabrikası gibi olan dükkânı gezip tekrar sokaklara daldım. Dante Cafe’den aldığım dondurmaya 3,5 Euro ödedim. Dükkan sahibi içeride oturmama izin vermedi. Meğer ben ucuz olanını almışım. Bu da bana dükkânda oturma hakkı vermiyormuş. İtalya’da böyle bir uygulama var. Eğer orada oturarak yerseniz biraz daha pahalı ödüyorsunuz. Eğer oturmaz ve paket şeklinde alırsanız daha az ödüyorsunuz. Ben de pratik zekâmla çözümü buldum. Dükkanın dışarısında, sahibinin görmeyeceği bir yere oturarak dondurmamı afiyetle yedim.

Milano’ya giderseniz, dünyanın en ilginç kiliselerinden biri olan San Bernardino alle Ossa’yı da muhakkak görün. 1200’lü yıllarda mezarlıklar yetmeyince insan kemikleri üst üste kemikliklerde depolanmaya başlanmış ve daha sonra buraya kilise yapılmış. Bu kemiklikler, duvarlarda dini motifler şeklinde dizilmiş ve hayatın geçiciliğini anlatan örnek bir yer olmuş.

Gezime devam ederken çarşıda Milan takımının spor mağazasını da gördüm. İçeride ünlü bir sporcu olduğu için büyük bir kalabalık bekliyordu. Televizyoncular ve halk ellerinde telefonlarıyla kapıdaydı. Daha sonra Sforza Kalesi’ne doğru yürüdüm. Bu Orta Çağ kalesi içinde yer alan Museo della Pietà Rondanini’de, Michelangelo’nun son heykeli vardı. Pietà Rondanini isimli eserini bitiremeden hayata veda etmişti.

Sempione Parkı’nı gezip yolun sonunda Arco della Pace’e ulaştım. Napolyon’un zaferleri ve sonrasında Viyana Kongresi’nin getirdiği barışı kutlamak için inşa edilmiş olan Barış Takı’nın üzerinde, barışı simgeleyen savaş arabası heykeli bulunuyordu. Daha sonra tramvaya binerek Navigli bölgesine gittim. Duomo’ya mermer taşımak için inşa edilen kanallar bölgesi, günümüzde Milano’nun hareketli gece hayatının olduğu bir yer olarak biliniyor. Naviglio Grande ve Naviglio Pavese kanalları boyunca sağlı sollu restoranlar, barlar, eskici dükkânları ve çoğu Pakistanlı, Bangladeşli ve Hintli olan hediyelik eşya satıcıları vardı. Pazarlık yaparak biraz alışveriş yaptım.

Milano’nun eğlence mekânlarının olduğu Navigli bölgesi turist doluydu. İtalyanların ünlü içkisi Spritz, burada 5 Euro idi; ancak oturup içerseniz tabii ki daha fazla ödüyordunuz. Dönüşte metrodan yine Duomo durağında indim ve katedrali bu kez gece ışıklarıyla gördüm. Kaldığım otel, uyuma kabinlerinden oluşan ilginç bir yerdi. Değişik bir deneyim yaşamak istemiştim ama kabine girip çıkmak, uyumak ve giyinmek oldukça zordu.

Ertesi gün sabah çok erken uyandım ve otelde kahvaltımı yaptım. Tren tadilatta olduğu ve tramvayla yol uzun süreceği için Uber ile Garibaldi İstasyonu’na vardım. Bugün Como Gölü için tur almıştım. Rehber ve diğer yolcuları buldum. Görevliler telsiz ve kulaklık dağıttılar. İtalyan aksanıyla konuşan rehberimiz tura başladı. Elimizdeki cihazda mavi noktaya basınca rehberin sesi kulağımıza geliyordu. Otobüste cam kenarını kaptım. Amato isimli rehberimiz bize şoförümüz Claudio’yu tanıttı ve Milano–Como turu hakkında bilgiler verdi.

Bir benzin istasyonunda yemek ve ihtiyaç molası verildi. Tekrar yola çıktığımızda Amato, “Kameralarınızı hazır edin, sağda Como Gölü’nü göreceksiniz,” dedi. Birkaç tünelden sonra İtalya’nın en derin gölü olan Como’nun şahane manzaraları başladı.

Ünlü aktör George Clooney’nin evini de gösterdi: “20 yıl önce 10 milyona aldı, şimdi 100 milyon Euro. Paparazzilerden rahatsız olduğu için satmak istiyor. 100 milyonunuz varsa siz alın,” diye espri yaptı.

Como Gölü’nün en derin olduğu yerde bulunan Angelo kasabasını geçtikten sonra otobüsten inip tekneye bindik. Rehber, James Bond: Casino Royale, Star Wars II, House of Gucci, Murder Mystery gibi filmlerin çekildiği evleri gösterdi.

Özellikle Star Wars: Episode II – Attack of the Clones filminde Anakin ve Padmé’nin buluştuğu yer olan Villa del Balbianello görülmeye değerdi.

Gölün manzarası ve şahane villalar sonrası ünlü Bellagio kasabasına vardık. Burada serbest zaman verildi. Sahil yolunda yürüdüm, banklarda dinlendim ve çarşıyı gezdim. Küçük, sevimli otellerin olduğu bölgeyi gördüm. Grupla birlikte teknemize binip geri döndük. Dar ve virajlı yollardan ilerleyerek Lugano Gölü’nü gördük. Amato, “Lugano’da cappuccino içebilirsiniz; İtalya’da öğleden sonra içmek pek tercih edilmez,” diye şaka yaptı.

Lugano’da şehir merkezini gezdik, kiliseleri ve sahil yolunu gördüm. İsviçre’nin düzeni ve temizliği beni bir kez daha etkiledi. Akşam Milano’ya döndük.

Tramvay ile Porta Venezia’ya gittim ve Venus Restoran’da margarita pizza, kola ve tiramisu ısmarladım. Sadece 15 Euro tuttu. Amerika’da olsa böyle bir yemek çok ağır gelir ve midemi rahatsız ederdi; ama burada her şey organik olduğu için yemekler sağlıklı ve lezzetliydi. Otele gidip dinlendim.

Ertesi gün sabah sekiz gibi kahvaltıya indim. Çay ve kahve keyfi sırasında Floransa için program yaptım. Otobüsle gitmeye karar verdim ve 13 Euro’ya FlixBus otobüs bileti aldım. Metro ile otobüs garına giderken bu kez bilet almadım ve kredi kartımı kullandım. Hem girişte hem çıkışta kredi kartımla ödeme yaptım. Floransa’nın İtalyancası Firenze olduğu için o yöne giden otobüslerin levhalarına baktım ve otobüsümü bulup bindim. Parma’ya kadar yalnız oturduğum için rahattım. Parma’dan sonra yanıma üç İtalyan kadın geldi. Tam yanımda oturan kadın yol boyunca hiç susmak bilmedi. Mola yerlerinde sürekli iniyor, “sigaretta” dediği sigarayı içiyordu. Arkadaşlarıyla konuşmadığında görüntülü bağlanıp eşiyle konuşuyordu. İtalyanların hızlı ve hiç durmadan konuşmalarının nasıl baş ağrıttığını birebir yaşamış oldum. Otobüste ücretsiz internet limitliymiş. Biraz kullandım, bitiverdi. Kısacası İtalya’da otobüs yolculuğu çok rahat değil, tavsiye etmem.

Sonunda Floransa’ya varmıştım. Otobüs garı olan Villa Costanza Firenze’de indim. Saat geç olmuştu. T1 numaralı tramvayla şehir merkezine gitmeye çalıştım; ancak internette ayarladığım otel yönüne gitmek için 46 numaralı otobüse transfer yapmam gerekiyordu. Durakta epey bekledim, başka bekleyenler de vardı. Kocaman bir böcek görünce herkes çığlık çığlığa kaçıştı. Böceğin uçarak elime konması, çığlık atarak onu yere atmam, durakta bekleyen gençlerden birinin onu ezerek öldürmesi gecenin unutulmaz bir hatırası oldu. Hem bu olay hem de uzun bekleyiş yüzünden otobüsten vazgeçtim ve otele Uber ile gittim. Otelde gece klimadan üşütüp rahatsızlandım. Floransa günlerim macera ile başladı.

Ertesi sabah kahvaltımı otelin bahçesinde, havuz başında yaptım. İtalyan kahvaltıları kruvasan, çeşitli kekler, meyve, yumurta ve salamdan oluşuyordu. 10 Euro’ya limitsiz yemek, çay ve kahve çok uygundu. Sonra şehre doğru yürümeye başladım. Açık bir pazar buldum. Sağlı sollu çantalar, hediyelik eşyalar satılıyordu. Mercato Centrale Firenze adındaki kapalı çarşıda yiyecek satılıyordu ve restoranlar vardı. Centro Storico’da sıcaktan fenalık geçirdim. Artist adlı bir binanın girişinde serinlemek için oturdum. Karşıda ünlü San Lorenzo Bazilikası’nı gördüm. Floransalı ünlü Medici ailesinin mezarları ve Medici Şapeli de burada yer alıyordu.

Biraz dinlendikten sonra Floransa’nın en büyük ve önemli yapısına yürüdüm. Santa Maria del Fiore Katedrali, yani Duomo, beyaz mermer cephesi ve heykelleriyle karşımdaydı. 360 basamaklı merdivenle yukarısına çıkmak için 30 Euro’ya bilet almak gerekiyordu. Önünde ressamlar portre çiziyorlardı. Hemen karşısında Giotto’nun Çan Kulesi vardı. Kubbe (Brunelleschi’nin Kubbesi), çan kulesi, vaftizhane ve müze gibi bölümler ücretliydi. Duomo’ya giriş ise ücretsizdi; ancak çok kalabalıktı. Çanta almadıkları için ya çevredeki dükkânlara ücret karşılığında emanet etmek ya da otelde bırakmak gerekiyordu. Fotoğraf çektirmek için herkese güvenemedim. İtalya hırsızlarıyla meşhur olduğu için bir hediyelik eşya satıcısından rica ettim. Yolda biraz hediyelik eşya alışverişi yaparak otele geri döndüm. Dönerken internetim olmadığı için oteli bulmakta zorlandım. Otele gidince odamı değiştirdim. Havuza gittim. Şelale gibi akan sularda serinledim ve güneşlendim. Çevrem dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlerle doluydu.

Akşam için üstümü değiştirip asansörle beşinci kata çıktım. Roof barda biri genç, biri daha yaşlı iki adam müzik yapıyordu. Yaşlıca olan, Sting’e benzeyen sesiyle seksenli ve doksanlı yılların popüler şarkılarını söyledi. Uzaktan katedral ve diğer tarihi yapılar görünüyordu. İtalyan içkisi Spritz içtim. Böylece güzel bir İtalyan eğlencesi de yaşamış olarak odama döndüm. Sabah kahvaltıdan sonra check-out yapıp valizimi emanete bıraktım. İtalya’da oteller genelde ücretsiz emanet almıyorlar. Buraya da 3 Euro emanet ücreti ödedim. Bu akşam için tren ve Roma’da otel ayarladım.

Daha sonra yürüyüşe başladım ve San Marco Meydanı’nı buldum. Riccardi Medici Palace ve Baptistery San Giovanni önünden geçip tekrar Duomo Meydanı’na vardım. Katedralin önünde bu sefer genç bir adam opera söylüyordu. Eğitimli ve güzel bir sesi vardı. Konser bittikten sonra yanına gidip konuştum. Instagram’da “operaonthestreet” hesabını kullandığını, Rus olduğunu ve İngilizce, İtalyanca, Almanca bildiğini söyledi. Piazza della Repubblica Meydanı’nda atlıkarınca vardı. Küçücük arabalarla turist gezdiriyorlardı. Apple Store’da telefonumu şarj edip serinledikten sonra Firenze Hard Rock Cafe’yi gezdim. La Piadineria restoranında, içinde domates, mozzarella, biber, salam ve marul bulunan “Solare” isimli dürümü yedim. Burasının ve yandaki lüks restoranın sahibi ünlü İtalyan sanatçı Sophia Loren idi.

Piazza della Signoria’da gördüğüm saray, müze, heykeller ve havuz beni çok etkiledi. Tam bir açık hava sergisiydi. Elinde cep telefonu olan dev zenci kız heykeliyle fotoğraf çektirdim. Sonra Vecchio Sarayı’nı gezdim. Neptün Çeşmesi, heykelleri arasından akan suyuyla beni büyüledi.

Galleria dell’Accademia’da dünyaca ünlü Davut heykelinin orijinali yer alıyordu. Rönesans döneminin ünlü sanatçıları Botticelli, Leonardo da Vinci, Michelangelo ve Raphael’in eserleri ise Uffizi Müzesi’nde sergileniyordu. Önünde devasa heykellerden oluşan bir bölümde oturup dinlenen turistlerin arasına karıştım. Ara yollardan yürüyerek nehir kıyısına vardım. Arno Nehri’nin iki kıyısında tarihi dokuyu korumuşlardı. Yani 500 yıl önceki Floransalı ne görüyorsa, ben de aynısını gördüm. Özellikle Vecchio Köprüsü üzerindeki tarihi evler beni büyüledi. Köprüden karşıya geçip saray ve müzeyi bu kez karşı taraftan gördüm. Köprüdeki küçük evleri dükkân yapmışlardı. Santa Felicita Kilisesi’ni gezerken bir ayine denk geldim.

Galleria Modern Art müzesinin de olduğu Piazza Pitti’ye vardım. Adres sorduğum bir İtalyan gencin, “Piazza Pitti burada değil ki, Roma’da,” diye şaka yapmasına çok güldüm. Bu meydanda da küçük, süslü kaldırım lokantaları vardı. Dev Aperol şişeleri dikkatimi çekti.

Bir restorana oturup Aperol içtim. Meyve suyu tadında ama alkollüydü. 22 yaşındaki Bangladeşli garsonumla sohbet ettim. Yeni geldiği için pek İtalyanca bilmiyordu ama İngilizcesi iyiydi. Mühendislik okurken okulu bıraktığını, ailesine yardımcı olmak için İtalya’ya mülteci olarak geldiğini ve ücretlerin düşük olması nedeniyle Venedik’e gitmek istediğini söyledi.

Meydanı gezdikten sonra Boboli Bahçeleri’ne gittim ama saat geç olduğu için kapanmıştı. Şarap Pencereleri, sadece Floransa’ya özgü bir özellik. Bunu da denemenizi tavsiye ederim. Çok eski dönemlerde saray soylularının, dükkân açmamak ve vergi vermemek için kullandığı bir şarap satış yöntemiymiş. Tabii gelato dükkânları da çok cazipti. Gelato, klasik dondurmadan daha az soğuk oluyor. Yerken hemen eriyor ama daha az yağlı, daha lezzetli ve daha sağlıklı. Ben de dondurma alıp yürüyerek otele geri döndüm.

Otel eşyalarımı aldıktan sonra tren istasyonuna gitmek için tramvaya yürüdüm ama zaman daralıyordu. Yetişemeyeceğimi anlayınca yine taksi tutarak istasyona vardım. Bu istasyon daha küçüktü, peronu kolay buldum. Roma’ya kadar yalnız oturdum. İtalya’da trenler, otobüslerden çok daha rahat ve konforluydu. Roma’ya gece yarısı ulaştım. Termini İstasyonu’ndan otelime gittim. Roma Hello Hostel daha çok gençlerin kaldığı ama çok temiz ve güzel bir yerdi. Ertesi sabah kahvaltımı otelin altındaki Timothy Cafe’de yaptım. Diğer yerlerde olduğu gibi burada da açık büfe kahvaltı 10 Euro idi.

Sonra yürüyerek Trevi Çeşmesi’ne gittim. Aslında otele sadece 20 dakika mesafede olduğu halde, gezerek gittiğim için biraz uzun sürdü. Giderken Monti Meydanı’ndaki sarayın olduğu tepeden gün batımını da seyretmiştim. Trevi Çeşmesinin çevresi çok kalabalıktı. Buraya dördüncü gelişimdi. Sanırım her gelişimde çeşmeye bozuk para attığım için Roma’ya bir daha gelebiliyordum. Kalabalıkta zorlanarak da olsa havuzun kenarına ulaştım ve çeşmeye bozuk para atarak tekrar gelmeyi diledim.

Amerikalı genç bir çiftle tanıştım ve onlarla sohbet ettim. Liseyi yeni bitirmişlerdi. Üniversiteye başlamadan önce seyahate çıkan gençler, İtalya hatıralarını anlattılar. Yılda 1.500.000 Euro para toplanan bu çeşme, Roma’nın en turistik yerlerinden birisiydi. Ben gittiğimde ücretsiz olduğu için para ödemeden yakından görebildim ama artık içeri girişlerde 2 Euro toplanmaya başlanmış.

Otele dönmek için uzun süre otobüs bekledim. Gelmeyince otele yürüyerek döndüm. Uçak biletimde sorun çıktığı için gidişimi ertelemiştim. Ertesi sabah, kaldığım otelde yer olmadığı için başka bir otele geçmek zorunda kaldım ve yürüyerek yakındaki Torino Otel’e vardım. Tarihi, antika bir oteldi ve dört yıldızlıydı. Resepsiyondaki görevli, odayı saat 14:00’te verebileceğini söyledi. Ben de biraz oturup dinlendim. Neyse ki odamı erken verdiler. Televizyonu açtığımda Kara Sevda adlı Türk dizisini gördüm. Oyuncular İtalyanca konuşuyorlardı. Türk dizilerini yabancı televizyonlarda seyretmek artık şaşırtmıyordu. Daha önce de Fas’ta başka bir diziyi Arapça dublaj ile izlemiştim.

Yakındaki bir İtalyan restoranına giderek lazanya yedim. Hemen masamın yanından tramvay geçmesi, aramızda sadece çiçekli bir çit olması ilginçti. Daha sonra günlük bilet alarak A trenine binip Spagna durağına vardım. İspanyol Merdivenleri’ne yürüdüm. Yine çok kalabalıktı. 2019 senesinde oturmak yasaklandığı halde, çevrede hiçbir güvenlik görevlisi olmadığı için insanların merdivenlerde oturarak güzelliğin tadını çıkardığını gördüm. Hemen önündeki küçük havuzda ayağım kaymasın diye terliklerimi çıkardım ve çeşmeden su doldurdum. Size de tavsiyem: Roma’ya giderseniz yanınızda boş şişe taşıyın. Şehirde çok fazla çeşme var. Böylece marketten su almak zorunda kalmazsınız. Suyumu içtikten sonra yavaş yavaş ünlü İspanyol Merdivenleri’ni çıkıp biraz oturdum. Yukarıda üç bardağı çevirip para bulma yarışması yapan bir üçkağıtçı vardı. Turist kazığı bu oyuna bir kadın 100 Euro koyarak kandığını gördüm. En tepedeki Trinità dei Monti Kilisesi, saat geç olduğu için kapalıydı. Tekrar İspanyol Merdivenleri’nden meydana inip dolaştım. Metroyla otelime döndüm.

Ertesi gün sabah otelin terasında açık büfe kahvaltımı yaptım. Kuşlar, yemek artıklarını yiyerek ilginç bir görüntü oluşturuyorlardı ve bu terastan Roma’nın tarihi mekanlarını tepeden görmek mümkündü. Termini İstasyonu’ndan A trenine binip Ottaviano İstasyonu’nda indim. Ottaviano Caddesi üzerinde Piazza San Pietro levhalarını takip ederek dünyanın en küçük ülkesi Vatikan’a ulaştım. Buraya girişte herhangi bir pasaport kontrolü yoktu ama güvenlik kontrolü vardı. Saint Peter Meydanı’nda karşılıklı iki büyük havuz ve sütunların üzerinde bir sürü Roma askeri heykeli bulunuyordu. Hristiyan aleminin başı olan Papa’nın yönettiği Vatikan, 0,44 km² yüzölçümü ve yaklaşık 500 kişi nüfusuyla dünyanın en küçük ülkesiydi. Papa Francis’in ölümünden sonra seçilen Papa XIV. Leo göreve başladı. Dünyanın en zengin heykel ve resim koleksiyonuna sahip olan şehir devleti Vatikan, Katolikler için bir hac merkeziydi.

St. Peter’s Basilica’nın içerisine kuyruk bekleyerek girdim. Ücretsiz gezilen bazilika içindeki sanat eserleri ve haşmetli görünümü ile beni çok etkiledi. Burası da dini bir mabet olduğu için açık kıyafetle girmeye izin vermiyorlar ve kapıda örtü dağıtıyorlardı. İçeride ve dışarıda yüzlerce sandalye, pazar ayini için hazırlanmıştı. Günah çıkarma kulübeleri yıllar önce ilk geldiğimde olduğu gibi yine ilgimi çekti. İnsanlar sıraya girip diz çökerek rahibelere günah çıkartıyordu. Çıkıştaki hediyelik eşya dükkânında, burada yapılan sabunlar, parfümler ve diğer hediyelik eşyalar satılıyordu. Çizgili, garip kıyafetleri ile Vatikan askerlerinin nöbet değişimini de izleme şansım oldu. Yıllar önce Miami’de replikasını gördüğüm “Unaware of Angels” heykeli 2019 yılından beri meydanda sergileniyordu. Bu heykel, göçmenlerin ve mültecilerin çektiği zorlukları ve yüzyıllardır süren yolculuklarını anlatıyor. 400 yıl sonra St. Peter Meydanı’na konulan ilk heykel olma özelliğini de taşıyor. Çevresinde bayağı meraklı vardı.

Vatikan’ın postanesini de gördüm ve uzun bir yolda yürüyerek Vatikan sınırlarından çıktım. Tiber Nehri kenarına kadar ilerleyip müzik çalanları dinledim. San Angelo Kalesi’ni gördüm. Vittorio Emanuele II ve San Angelo Köprüleri ile Tiber Nehri’nin karşı yakasına geçiliyordu. Ben Pizzeria de Marco isimli bir restorana gittim ve orada Fettucine yedim. Yeri gelmişken sizlere İtalyanca’da restoranların sınıflandırmasından da bahsetmek isterim. Seçim yaparken size yardımcı olur.

Bunlardan Osteria, ilk önceleri bar olarak başlayan, şu an uygun fiyatlı lokal yemekler sunan küçük mekanlardır. Trattoria, ev yapımı tarzda yemekler sunan aile işletmeleridir; Osteriadan biraz daha pahalı olabilir. Ristorante yazısı görürseniz, anlayın ki orası pahalı ve çok çeşitli menüler sunan, dünya mutfağı da olan yerlerdir. Ayrıca menüsünde pizza ağırlıklı olan daha makul fiyatlı Pizzeria, fast food ürünler sunan Tavola Calda, çiftlik restoranları olan Agroturismo ve şarap evleri Enoteca’yı da listeye eklemek gerekir.

Coperto, İtalyan restoran ve kafelerinde kişi başı alınan zorunlu “kuver” veya “masa örtüsü/oturum ücreti” anlamına gelir. Genellikle 1–5 € arasında değişen bu ücret; ekmek, çatal-bıçak takımı ve masa örtüsü kullanımı için talep edilir. Fişte “pane e coperto” (ekmek ve kuver) olarak da görülebilen bu tutar, bahşişten bağımsız bir masraf kalemidir. Turistik bölgelerdeki hesaba ise %10–15 civarında servis ücreti (servizio) eklenir.

İtalya’da yemeklerde organik ürünler kullanıldığı için lezzeti yüksek ve hazmı kolaydır. Ben de yediğim Fettucine’den çok memnun kalmış olarak çıktım ve Piazza Navona’ya kadar yürüdüm. Ressamları, çeşmeleri, heykelleri ile ünlü meydanda dolaşıp otobüs ile otelime döndüm.

Ertesi güne yine terasta kahvaltı ile başladım. 2 gece için 15 Euro şehir vergisini ödeyerek otelden çıkış yaptım. Neyse ki buradaki emanet ücretsizdi. B treninden Colosseo durağında indim. Dünyanın yedi harikasından birisi seçilen Colosseum’u 3. kez görmüş oldum. Yılın en sıcak günlerinden birisiydi. Buna rağmen çok fazla turist vardı. Hatta bu sene bir turist rehberi sıcaktan fenalık geçirip ölmüştü.

Roma harabelerinin önünde yine kuyruk çoktu. Forum’daki tarihi kalıntıları caddede yürürken görmek de mümkündü. Ben ücretsiz girilen Basilica di Santa Francesca Romano Kilisesi’ni gezdim. Sokakta yürürken duvarlarda dört tane büyük harita gördüm. Birinde Roma İmparatorluğu’nun bir zamanlar Türkiye topraklarını da içine aldığını ve başşehrinin İstanbul olduğunu gösteriyordu.

Victor Emanuel II Anıtı’na kadar yürüyüp geri döndüm çünkü uçağa yetişmem gerekiyordu. Otelden valizimi alıp Termini İstasyonu’na gittim. Online aldığım biletin barkodu okunmayınca kredi kartı ile geçtim. Boşu boşuna iki kez ödeme yapmış oldum. Bu nedenle daha önceden bilet almak yerine kredi kartı kullanarak binmenizi tavsiye ederim. Çünkü diğer kişiler de önceden alınan biletlerde barkodu okuturken bayağı zorluk çektiler.

Roma Fiumicino Havaalanı’nda Air France Business Class bölümünde check-in yaptım. Delta biletimi iptal ederken ekonomide yer olmadığı gerekçesiyle bana fark ödetip bileti upgrade etmişti. Paris’te aktarmada business class salonunu kullanmak, uçakta özel hizmet almak ve bol ikram iyi gelmişti ama en güzeli normal sıraya girmeden hızlı geçişti.

İtalyanca Dolce Vita, “Tatlı Hayat” demek ve İtalya’da yaşam hakikaten bu tanıma uyuyor. Tabii ki her yerde olduğu gibi zorlukları, sıkıntıları olabilir ama Akdeniz insanına özgü pozitif, neşeli yanları ile İtalyanlar hayatın tadını çıkarmayı iyi biliyor. Bir de ne kadar yeseniz de kilo aldırmayacak sağlıklı yemekleri, kendilerine özgü eğlence anlayışları ile İtalya, gidilmeye ve görülmeye değer bir ülke.

Üstelik İtalya’ya bir kere gitmek yetmiyor; insanın gittikçe gidesi geliyor. Kısacası İtalya, ziyaretçilerine güzel bir deneyim sunuyor. Böylece İtalya’da bir hafta boyunca üç şehir gezip Milano, Floransa ve Roma’nın yanı sıra İsviçre Lugano ve dünyanın en küçük ülkesi Vatikan’ı da ziyaret ettim.

İstanbul dönüşü gittiğim Venedik anılarımı da ayrıca yazdım. Onu da okumayı unutmayın. Yorum ve sorularınızı bekliyorum.

Gezgin arkadaşınız, Canan

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!

Share this article

Recent posts

spot_img

Popular categories

spot_img