
“Seri yazımın son bölümü, 90’lar İstanbul gecelerinin neden hâlâ konuşulduğunu hatırlatıyor. Çünkü bazı geceler biter, ama bıraktıkları iz kalır. Bu bölümde, o hâli yaşayanların sesine yaklaşıyor; gecelere iz bırakanları bugünün gözünden dinliyoruz. O gecelerin neyi mümkün kıldığını, neyi dönüştürdüğünü ve bugüne ne bıraktığını birlikte görüyoruz.”
Taxim Night Park: Özelde Kamusal Bir Yer!

ZEYNEP FADILLIOĞLU / İç Mimar & METİN FADILLIOĞLU / İş İnsanı Girişimci
90’larda İstanbul’da bir kulüp açmak cesaret işiydi. Ama Talimhane’de, terk edilmiş bir boya fabrikasını dönüştürmek başka bir şeydi. O kararın arkasında yalnızca bir iş planı değil, güçlü bir sezgi vardı.

Nigel Coates / Mimar
Nigel Coates’un projeye dâhil oluşu bir tesadüf değildi. O dönem İngiltere’de, özellikle fütüristtik mimaride güçlü bir damar vardı ve Zeynep, moda ve sanat çevrelerinin tam içinde bulunan, iki kez yılın tasarımcısı seçilmiş kuzeni Rıfat Özbek’e danışmıştı. 90’ların gece hayatı çoğu zaman böyle görünmez ağlarla şekilleniyordu; kişisel ilişkiler, sezgiler ve birbirine güvenen küçük çevreler üzerinden. Bugün olsa, yine aynı refleksle hareket edilirdi. Çünkü bu projede belirleyici olan şey yalnızca tasarım değil, doğru insanlarla kurulan bağdı.

Radikal olan sadece mimari tercih değildi. Mekânın kendisi başlı başına bir meydan okumaydı. Talimhane’de, gecekondu dokusunun içinde, hırsızlık ve uyuşturucuyla anılan bir mahallede bir eğlence mekânı açmak… Nigel Coates’un 1991’de The Independent’a verdiği röportajda söylediği gibi, burası “lüks ile yoksulluk, yaratıcılık ile yıkım arasındaki kaotik fanteziyi deneyimleme alanıydı.” Şehrin sefil tarafıyla temas kurmaya cesaret edemeyen zengin çocuklar için bir geçiş alanıydı belki de. Ama aynı zamanda İstanbul için de bir sınavdı.

Bu fikir insanlara pazarlanmadı; mekânın kendisi konuştu. Eski fabrikanın hamlığı, lokasyonun sertliği ve içeride kurulan dünya arasındaki gerilim belirleyiciydi. Risk, stratejinin ta kendisiydi.
Taxim Night Park, bir iş planından çok, bir anının tetiklediği duygudan doğmuştu. 1968 Paris’inde yaşanan bir gece kulübü deneyiminin yarattığı his, binlerce kişinin aynı anda eğlenebileceği bir “Night Park” fikrine dönüştü. Taxim Night Park’ın sloganı “Özelde Kamusal Olma Yeri” idi. Müziğin, duyguların ve eğlencenin paylaşıldığı, ama mahremiyetin korunduğu bir alan…
Gerçekten şık bir gece elbisesi giymiş bir kadın ile kot pantolonlu bir adamın, tereddütsüz sırt sırta dans edebildiği bir yerdi burası. Orada yaşanan, orada kalıyordu. Bunu mümkün kılan şey, yaratılan güven duygusuydu.
DJ’e ve müziğe duyulan saygı belirgindi. İnsanlar şafak sökene kadar dans ediyor, mekânın bir parçası oluyor, seyirci kalmıyordu. Taxim’s’te müşteri olmak pasif bir konum değildi; dâhil olmaktı, sürecin bir parçası olmaktı.
90’ların gece hayatı; müzik, sanat, insan profili ve mekân üzerinden kendi kültürünü üretirken, siyaset de her zaman görünmez bir eşlikçiydi. Ancak o dönem yaratılan bu alanın kapsamı, İstanbul tarafından tam olarak ancak 2000’lerden sonra fark edildi. Gelişen medya, uluslararası görünürlük ve değişen şehir algısı, Taxim Night Park’ı geriye dönük olarak bir “kulüp”ten fazlası hâline getirdi.
Belki de asıl mesele buydu: Bir gece kulübü açılmamıştı. Şehrin ortasında, geçici ama etkisi kalıcı, kamusal bir alan tasarlanmıştı.
DJ Kabininden Hayata

UFUK ÖZGÖNÜL / Deejay U.F.U.K
90’larda DJ kabinine geçtiğimde kalabalıkla aramda çok doğrudan bir bağ vardı. Yeni çıkan plakları takip etmek, keşfetmek ve ilk kez insanlarla buluşturmak işin en heyecanlı tarafıydı. Dans eden kitle çalan plağı merak ederdi; birlikte keşfederdik. Müziğe ilgi duyan, hayatına renk katan çok insan oldu. Kalabalık içgüdüsel olarak müziğe yönlenirdi; kimi zaman çığlık atar, kimi zaman sessizce gülümserdi. Bu, aramızdaki samimi bağın en net göstergesiydi.
Bugün artık mümkün olmayan şey, müziğin samimiyetidir. “O zamanlar her şey daha iyiydi” demek istemem ama müzik o sıcaklığını biraz kaybetti. Özgürlük ise çalmak istediğin plağı gerçekten çalabilmekti. Kitle keşfe açıktı; eğlenmek ve enerji tazelemek için gelirdi. DJ değerliydi. Samimiyet ve özgürlük, müzikle birlikte adeta etle tırnak gibiydi.
“Bu gece kontrolden çıktı” dediğimiz anlar çok nadirdi. Kitle genelde nerede duracağını bilen insanlardan oluşurdu. Ufak taşkınlıklar olurdu elbette ama olaylı, sıkıcı geceler yaşanmazdı. Çünkü kontrol DJ’deydi: müziğin akışı, duruşu, yükselişi ve alçalışı… Her şey oradan yönetilirdi. Müzik mutlu ederdi; hâlâ öyle.
Geriye dönüp baktığımda 90’ların DJ’liği; yetenek, müzik bilgisi ve gerçek bir aşk demekti. Herkesin yapabileceği bir iş değildi. Teknoloji işleri kolaylaştırdı ama plakla DJ’lik hem teknik hem de ruh olarak bambaşkaydı. Mikserin potansını açıp mikslemeye başladığımızda çığlıklar yükselirdi. O anlarda yaşanan şey; enerji, iletişim ve kolektif bir delilik hâliydi.
Profesyonel Hayata Uzanan Süreç

HAGOP MAMAS / İşletmeci
90’lar gece hayatı benim için en renkli, en özgür ve en unutulmaz yıllardı.
Eğer o dönem gece hayatı bugünkü gibi olsaydı, bu işi asla meslek olarak seçmezdim. Şu an her şey bir mücadele. Oysa o zamanlar eğlenmek doğal, kendiliğinden ve sahiciydi. Bazı sorular var ki cevabı herkesin bildiği şeylerdir; tekrar etmeye gerek yok.
O yıllarda İstanbul, dünya gece hayatının en önemli metropollerinden biriydi. İnsanlar eğlenmek için dünyanın dört bir yanından buraya gelirdi. Bugün geldiğimiz nokta ortada. Açıkçası, bir daha böyle bir dönemin yaşanabileceğine inanmıyorum. Zaten buna izin de verilmez.
İçinde bulunduğumuz çağ, eğlenmenin hatta gülmenin bile neredeyse yasak olduğu karanlık bir dönem.
90’larla bugünü kıyaslamak mümkün değil. Biz çok şanslıydık. Şimdiki gençler için üzülüyorum; çünkü eğlencenin ne olduğunu bilmiyorlar. Ellerinde örnek yok, alan yok.
Bir mekânı özel yapan şey dekoru ya da müziği değil, içindeki insanlardır. Müşteri iyiyse, enerjisi varsa; ahırda bile eğlenir. Bunu sen de çok iyi bilirsin. 90’larda gittiğimiz yerlerin çoğunun fiziksel olarak hiçbir özelliği yoktu. Mekânı güzel yapan, içindekilerdi.
Bugün o insanlar yok. Mekânı mekân yapan; müzik ya da dekor değil, içindeki insandır.
Ben her gece sahneye çıkar gibi hazırlanırdım. O yıllarda henüz işletmeci değildim; geceyi içeriden öğrenen bir müdavimdim. Ama her mekâna sahneye çıkar gibi hazırlanır, özenle giderdim. Çünkü gecenin dili daha kapıdan girerken kurulur.
Zamanla işletmeci olduğumda, o refleksi mekânlara taşıdım. İşlettiğim tüm mekânlarda hazırlık süreci, benim için kendi cumhuriyetimi sahiplenmekti ve aynı özeni çalışanlarımda da görmek isterdim.
Şuna hâlâ inanıyorum: Gecenin ruhu, insanın kendine verdiği özenle başlar.
Gecenin Not Tutulan Hâli

NORA ROMİ / Gazeteci
90’lar İstanbul geceleri benim için hem eğlenceydi hem de haberdi. Basında çalışırken en çok Ceylan Çaplı’nın mekânlarının hedef alındığını hatırlıyorum. Dönemin popüler kelimesi “marjinallik”ti. Oysa içeride olan şey çok netti: iyi müzik, güçlü bir bütünlük ve gerçek bir kaynaşma.
Bir dergide fotoğraflarımızı ilk gördüğüm an hâlâ çok kıymetlidir. Arşivimdeki en değerli karelerden biridir. İlk bakışta alakasız gibi duran insanların bir araya gelip bağ kurduğu bir fotoğraf… Eğlendiğimizi, dertleştiğimizi, birbirimizi koruyup desteklediğimizi görüyorum. Yargılamadan, yargılanmadan yaşadığımız bir dönemdi.
Gazeteci gözüyle bakınca, o geceleri bugünden ayıran en büyük fark; her şeyin kendi içinde bir adabı ve şıklığı olmasıydı. Underground bir mekândan şık bir yere geçip her ikisinde de aynı rahatlıkla eğlenebilirdiniz. Gittiğiniz yerin müziğini, insanını, ruhunu bilirdiniz. Eve döndüğünüzde geceyi sorgulamaz, sindirirdiniz.
Müziğin Yön Verdiği Zamanlar

SOLEY ARI / Halkla İlişkiler – Kişisel Asistan – Girişimci
90’ların İstanbul geceleri benim için gerçek bir özgürlüktü. Almanya’dan sonra buraya geldiğimde kendimi bir tiyatronun içindeymiş gibi hissediyordum. Her renkten, her kimlikten insan vardı; hepsi birbirinden açık fikirli, hoşgörülüydü.
DJ’ler müziği sadece çalmıyordu, bir hikâye anlatır gibi çalıyorlardı. Bugün o dönemde çalınan bir parçayı duyduğumda, hâlâ o ana ışınlanıyorum.
Radyo 2019’un jeneriklerinde sesimin kullanılacağını söylediklerinde inanılmaz gurur duymuştum. Aynı anda hem çok heyecanlı hem de utangaçtım. Ne yazık ki bugün elimde kayıt yok; o dönemin en zayıf yanı arşivlenmemesiydi.
Gecelere çıkarken bizi besleyen şey sadece müzik değildi. Güzel arkadaşlarla buluşmak, dans etmek ve DJ’lerin anlatacağı hikâyeyi merak etmekti. Tam anlamıyla “lost in music” hâliydi.
Bugün dönüp baktığımda, 90’lar İstanbul gecelerinin en çok eksik olan tarafının insanlar ve onların yarattığı enerji olduğunu görüyorum.
Kadın Olmak, Direnmek, Geceyi Savunmak

SEVİL BAŞTÜRK / İşletmeci – Yaşam Savunucusu
90’larda Beyoğlu’nda bir gece mekânını yönetmek, bir kadın için sadece işletmecilik değildi. Açık bir direnişti. Kalabalığı ayakta tutmak yalnızca müziği doğru seçmekle ilgili değildi; yasalarla, bürokrasiyle, erkek egemen bir düzenle aynı anda dans etmeyi gerektiriyordu. “02.00’de herkes evine” diyen anlayışın hüküm sürdüğü bir dönemde, Turizm Belgesi ve Müstakil Eğlence Yeri ruhsatı alıp sabaha kadar müziği susturmamak, romantik bir cesaret değil; bilinçli, stratejik bir meydan okumaydı.
Bedeli vardı: Emniyet koridorlarında geçen saatler, bitmeyen denetimler, polis baskıları, kapatma tehditleri, komşu şikâyetleri… Her gece tetikte olmak, her gece alan savunmak; Ama gardı sertlikten değil, netlikten aldılar. Hukuktan, bilgiden ve profesyonel duruştan aldılar. O mekân bir bar değildi; sabaha kadar açık kalan bir mabetti. Hayatın, bedenin ve sesin kutsandığı bir alandı.
Bugün o fotoğraflara bakıldığında görülen şey bir “müşteri profili” değil; demokratik bir dans pistidir. Oyuncular, dansçılar, öğrenciler, sanatçılar, LGBTİ+’lar, beyaz yakalılar, gece kuşları… Hiyerarşi askıya alınmıştı. Statü vestiyere bırakılırdı. İnternet yoktu; insanlar gerçek hayatın içinde, birbirine temas ederek var olurdu. Asıl ihtiyaç eğlenmek değil, bir arada kalmaktı. Nefes almaktı. Görünmez ilan edilen kimlikler için o mekânlar bir kurtarılmış bölgeydi.
Magma ve Switch sadece kulüp değildi. İnsanların kendilerini saklamadan ifade edebildikleri alanlardı. Ortak arayış, yargısız bir zemindi. İnsanlar dans etmeye değil, kendi hayat performanslarını açığa çıkarmaya gelirdi.
Beyoğlu parlıyordu. Başka semtlerde eğlenilebilirdi ama en iyisi hep Taksim–Beyoğlu’nda yaşanırdı. Paran varsa en gösterişli masada, yoksa ayakta ama aynı ritimde… Lezzet eşitti.
Müzik arka plan değildi; manifestoydu. “Biz dünyayla aynı anda buradayız” deme biçimiydi. Progresif house ve techno yeni bir dil öğretti: Vokalin sustuğu, ritmin konuştuğu bir dil. DJ kabini bir kürsüydü; dans pisti özgürlük alanıydı. Underground mekânlarda müzik kimliği kuruyordu. DJ’ler yalnızca çalmıyor, kültür inşa ediyordu. Genç DJ’ler için kulüp bir okuldu, bir prova alanıydı. Müzik yalnızca eğlendirmedi; bakışları, bedenleri ve hayata dair beklentileri dönüştürdü.
Her gece yalnızca gürültü şikâyetleriyle değil, zihinsel sınırlarla da yüzleşiliyordu. Elektronik müzik “önemsiz”, gece hayatı “tekinsiz”, farklı kimlikler “fazla” sayılıyordu. Transşans gibi projelerle LGBTİ+’ları sahneye taşımak bir tercih değil, bilinçli bir sınır ihlaliydi. Görünmeyeni görünür kılmak için.
Zamanla o çok sesli yapı evcilleştirilmeye çalışıldı. Hoşgörünün yerini tek tipleşme, sivil uyanışın yerini sermaye aldı. Sınırlar kalkmadı; kurumsallaştı. Müzik yasakları, ruhsat iptalleri, kentsel dönüşüm baskıları… Biçim değişti ama refleks aynı kaldı.
Yine de o alan tamamen yok olmadı. O özgürlük potansiyeli şehrin hafızasında duruyor. Bir zamanlar gerçekten özgürdük. Ve Beyoğlu bunu mümkün kılmıştı.
Kayıplar…
Bugün, o yerlerin çoğu artık yok.
Onların yerine başka iş yerleri, başka binalar, başka insanlar ve farklı bir ruh hâlinin gürültüsü var.

Fotoğraf: Yaşar Saraçoğlu
Rana Tabanca ( Pirinçioğlu ), Meltem Cumbul, Nora Romi, Hagop Mamas, Kamil Çakır
Hafızaya Kazınmış
ArtT Modern Miami okurları,
Bu kez size nostalji dolu bir yazıyla gelmiyorum. Bir teşekkür notu yazmaya karar verdim.
90’lı yıllarda İstanbul’un gece hayatında neler yaşandığını merak edenlerin merakını gidermek ve birlikte yolculuk yaptıklarımızın anılarını tazelemek için buradayım.
Ve o geceleri yaşayanlara, o mekânlarda çalışanlara, müziği taşıyanlara, ışığı ve hayalleri yaratanlara ve hatırlayanlara… Ne kadar teşekkür etsek azdır.
90’ların İstanbul geceleri sadece bir adres, bir isim ya da bir fotoğraf değildi. Işıklar yanmadan önce başlayan ve müzik durduktan sonra da devam eden ortak bir hatıraydı.
Bu bir duyguydu.
Yıl 2026. Dünya dönmeye devam ediyor. İstanbul geceleri günümüze uygun bir tempoda devam ediyor.

KULÜP TWENTY
Tek bir farkla:
90’ların ruhu yok.
“O yıllarda geceleri sadece eğlenmek için değil, var olmak için dışarı çıkardık. Sence bugünün insanları bu varlığı nerede arıyor?”
Ve…
“Işıkları kim kapattı?”
Sanatçı / Tasarımcı
Kamil Çakır


