Pazartesi, Ocak 12, 2026

info@arttmodernmiami.com

Son Akşam Yemeği

-

|

Tuğba YAZICI

İhanet, Farkındalık ve İyileşme: Bir Sofranın Dili

            Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği, yalnızca kutsal bir sahneyi değil; insan ilişkilerinin kırılgan dengesini anlatır. Güven, ihanet, fark ediş ve kabulleniş… Bu yazı, o uzun masayı hayatın kendisine dönüştürüyor ve okuru resmin içine, kendi yerine davet ediyor. Çünkü her hayat bir sofradır ve nasıl oturduğumuz, hikâyenin kaderini belirler.

Hayat Sofrasında Kendine Yer Açmak

Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği eseri, yalnızca dini bir anlatı değil; insan ruhunun en kırılgan, en çelişkili ve en gerçek hâllerinin bir haritasıdır. 15. yüzyılın sonunda Milano’daki Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın duvarına yapılan bu eser, bugün insan ilişkilerinin, güvenin, ihanetin ve farkındalığın sembolik bir sahnesi olarak okunur. Telif süresi çoktan sona ermiş bu başyapıt, artık kolektif hafızanın özgür bir parçasıdır.

Leonardo Da Vinci

       Gözlerinizin önüne o ünlü tabloyu getirin: İsa, etrafında öğrencileri, yoldaşları ile sofranın etrafında yankılanan görünmez sözler, bakışlar, çatışmalar… Kimbilir neler yaşanmıştı?  Ve tüm bu sahne aslında  bir insanın hayat hikâyesi benim benzetmeme göre…   Şimdi okuyacaklarınızı, hatta kendinizi de o resmin içine yerleştirin. Figürlerin arasında kendinize, bir yer açın. Bu, sizin hikâyeniz olabilir. Bilinen bir hikayeyi hayatın içine uyarlayalım ve o sofraya biz oturalım, bakalım nasıl bir uyarlama olacak?

(Bu çalışmayı ben yaptım:)

      Hayatı ben,  bir ziyafet sofrasına benzetiyorum. Ne çok abartısız, ne de çok iddialı… Ama yeterince gerçek. Bir sofra düşünün: uzun bir masa, sürekli değişen tabaklar, değişen yüzler, bazen sıkışılan sandalyeler, kalabalık; bazen genişleyen bir ferahlık…  Bu ziyafet sofrası; hayatımıza  eşlik eden kişiler , ortamlar , gelen-gidenleri simgeliyor.

    Ziyafet deyince  zihnimizde hemen kusursuz bir ihtişam belirir. Işıklar altında parlayan tabaklar, doyumsuz lezzetler, kusursuz bir düzen…  Oysa hayat dediğimiz o uzun masa, hiç de sabit değildir. Bazen sofraya öyle yemekler gelir ki dışarıdan şahane görünür; tadına bakmak için sabırsızlanırsınız ama o da ne!!! dokunduğunuzda kokmuştur. Bunun için biraz yaklaşmak yeterli… Bazen de önünüze öylesine sıradan, neredeyse tatsız görünen bir tabak gelir ki,  ilk lokmada sizi şaşırtacak kadar lezzet doludur.  Bunu hayatınızda yer alan , gelen-giden kişilere de uyarlayın ve sizde bıraktığı tat;  tam da ziyafet masasında karşınıza çıkacak insanların, size verdiği  duyguyu göreceksiniz. Benim yaşam anlayışım tam olarak budur, bu yüzden: Masaya gelen hiçbir tabağı kişisel almadan, her birini kendi yolculuğumun bir parçası olarak görürüm. Belki de öğrendim. Çünkü yemeğin lezzetini belirleyen, çoğu zaman onun kendisi değil, kişinin  o anda hayata karşı duruşudur . Ben nasıl oturuyorsam o masaya, nasıl bakıyorsam, nasıl bir ruh hâlindeysem; lezzet de ona göre artar ya da eksilir.

( Çalışma: Tugba Yazıcı)

     Ve şimdi, masadaki bir başka figüre gelelim: Yehuda. Peki o kim? Hikayedeki “hain”!!!

   İşte burada hikâye değişir. Çünkü her sofrada bir Yehuda vardır.  Bu kimi zaman güvenip sırtınızı döndüğünüz biri olur, kimi zaman bir hayal kırıklığı, kimi zaman da sadece kendi rolünü oynayan bir yolcu; bazen biz o haini tanımayız bile , kontrolsüz yaşanılan olaylar bile bazı kişileri bizim için “Yehuda” olabilir . Sizin bir yerden bir yere gitmenizi sağlayan, itici kuvvet!  Yehuda’yı şeytanileştirmek kolaydır, ama belki de , insanın ilerlemesi için; o sadece sofranın kaçınılmaz bir parçasıdır. Çünkü büyük sofraların büyük ihanetleri, büyük fark edişleri ve büyük uyanışları olur. İnanın dışarıdan imrenilen o güzel hayatlarında içinde bu sosdan bolca bulunur. Evrensel bir hikaye bu; Amerika, Avrupa, Türk, Kübalı veya Japon farketmez…

     Ayrıca; belki de Yehuda, bize hayatın en acı tabaklarını sunan kişidir. Fakat o tabaklar kötü oldukları kadar öğreticidir de. Çünkü masayı terk etmeyi değil, sofrada kalmayı; tabağı çöpe atmayı değil, tadındaki acıyı tanımayı öğretirler.

     Hayat masası böyle bir yer: Degişir, dönüşür, şaşırtır. Bazen büyük ziyafetler sunar, bazen aç bırakır.Ama en çok da şunu öğretir: Nasıl oturduğun, nasıl baktığın ve nasıl devam ettiğin, sofranın kaderini değiştirir.

Çalışma: Tuğba Yazıcı

 Son Akşam Yemeği’nin sessiz kalabalığı arasında kendinize bir yer açtığınızda fark edeceksiniz: Belki hem davetli hem ev sahibisiniz; hem lezzeti arayan hem de lezzeti yaratan…

Hayat sofrası aslında tam olarak budur:

Ziyafeti hazırlayan biziz, tabakları anlamlandıran biziz, yanımızda oturan kişileri seçen biziz….

    Sanat Terapisi perspektifiyle;

     “Son Akşam Yemeği” bireyin içsel parçalarıyla aynı masaya oturmasını simgeler. İsa; merkeze alınan bilinçli benliği; Yehuda ise bastırılan, inkâr edilen ya da suçlanan gölge yönü temsil eder. Bu figürler karşıt değil, aynı bütünün parçalarıdır.

Terapi dilinde iyileşme, “olumsuz” görülen parçayı masadan kovmakla değil; onu fark edip, anlamlandırmakla başlar. Yehuda’nın varlığı, sofrayı bozan değil; gerçeği görünür kılan unsurdur. Hayatta yaşanan hayal kırıklıkları da benzer şekilde, kişiyi masadan kaldırmak için değil; farkındalığı derinleştirmek için ortaya çıkar.

Bu eser bize şunu hatırlatır:

İnsan, hem yaralayan hem iyileştiren yönleriyle bütündür. Sanat, bu bütünlüğü güvenli bir alanda görmemizi sağlar. Ve bazen iyileşme, tabağı değiştirmek değil; ona başka bir gözle bakmayı öğrenmektir.

       Çok sevdiğim bir sokak yazısıyla, yine kendime özgü şekliyle ; bu yazıyı noktalıyorum:

“Ben kimseyi yarı yolda bırakmadım; onlar müsait bir yerde indiler.”

Kapak da benden olsun dedim, yorumlarınızı bekliyorum:) Gelecek yazıya kadar; sağlıklı ve mutlu olalım tamam mı?

Tugba YAZICI

Disiplinler arası sanatçı

İnstagram: tugbayaziciofficial

Facebook: Tugba Yazici

wwwtugbayazici.com.tr

Not:

        Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği, yalnızca kutsal bir sahneyi değil; insan ilişkilerinin kırılgan dengesini anlatır. Güven, ihanet, fark ediş ve kabulleniş… Bu yazı, o uzun masayı hayatın kendisine dönüştürüyor ve okuru resmin içine, kendi yerine davet ediyor. Çünkü her hayat bir sofradır ve nasıl oturduğumuz, hikâyenin kaderini belirler.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz
Captcha verification failed!
Captcha kullanıcı puanı başarısız oldu. lütfen bizimle iletişime geçin!
Önceki İçerik

Share this article

Recent posts

spot_img

Popular categories

spot_img